'İstanbul, bugün sana bir yabancının gözünden baktım.'
Babam, önce Japonya, ardından Meksika ve sonunda İstanbul olmak üzere dünya etrafında bir tur attı ve mesleki rekorunu kırdı. Adam, işi gereği geziyor ne yapsın. Biraz fazla oluyor bazen, ama ne yapalım zaten emekliliğine bir şey kalmadı şurada.
Annem ve kardeşimle birlikte yazlıktan geleli iki gün oluyor. Bir tatil sitesinde, annem ve üç kardeşinin de ayrı ayrı evleri olduğundan, kendimi eski zamanın sırça köşkünün küçükhanımı gibi hissediyorum gündüzleri. Akşamsa, sağ olsunlar arkadaşlarım bana yirmi birinci yüzyılda yaşadığımızı hatırlatıyor ve sahile iniyoruz genel olarak. Sabahları hamur açan ben, akşamları normal sınırlarda bir gence dönüşüyorum anlayacağınız. Eh, emekli yeri tabii, pek bir hareket yok. Hatta hiç yok. 500 metre kadar yakınımızdaki Tansaş'a gitmek bile bir değişiklik oluyor, modernlik katıyor insana. Onun dışında doğayla ve emeklilerle iç içesin... Huzurlu bir ortam aslında. Fazla huzurlu hatta...
Tam bu sükunetin fazla gelmeye başladığı anda annem ve kuzenimle dönme kararı aldık. Eve geldiğimde bilgisayardan internete girebildiğimi fark ettiğimde bile bir garip oldum. Kocaman apartmanlar, binalar falan epey garip gelmeye başladı gözüme. Nefesim daralmaya, oksijen yetmemeye başladı. Zor alıştım.
Bugün de, yerküre etrafında tam bir tur atmış olan babamı karşılamak üzere havaalanına gitme kararı aldık. Giderken trafik korkunçtu ve içimden İstanbul'a küfrettim. Kalabalığa, arabalara, metrobüste insanları sıkıştıranlara... Her şeye...
Uçağa binmeyeli epey zaman oluyor; ama birkaç kere yurtdışına çıkmış bir insan olarak, havaalanının güvenlik kapısından adımımı içeri atar atmaz, delice bir gezme isteği içimi kemirmeye başladı. Babamın uçağı rötar yaptığından, beklemeye koyulduk. Dış hatlar terminalinde, her lisanı duyuyorduk. Araplar, Amerikalılar, Afrikalılar... Ayaklarımı bastığım zeminin, şu altımda duran şeyin Dünya olduğunu tam manasıyla idrak ettim. Hepsinin yüzlerinde değişik ifadeler vardı. Kimi mutlu, kimi üzgün, kimiyse şaşkın... Ama hepimiz aynı dünyaya aittik. Onlar sadece farklı topraklardan gelmişti.
Bir de baktım, bavul sayıları diğerlerinden bayağı fazla, yetmemiş hatta ellerde poşetler bir millet geçiyor... Aa, bir de bu insanlar benim dilimi anadili gibi konuşuyor! Evet, Türkler kendini her yerde belli ediyor. Canlarım benim.
Bir de adam geldi şöyle iki bavul bir laptopla... Babam da iyice gide gele ecnebi olmuş anladım. Uzun süre beklemekten sıkılmış olan ben, küçük kardeşim, annem ve jet-lag babamla evin yolunu tuttuk. Fakat bu yolu, çevreyolundan değil de, çok sevdiğimiz Gelik'te bir şeyler atıştırabilmek adına sahilden, ardından da Haliç üzerinden dönmek istedik.
Küfrettiğim İstanbul...
Sen gece ne güzel şekillere girdin öyle... Sana tıpkı o havaalanında gördüğüm yabancılar gibi, seni daha önce hiç görmemiş, yollarından hiç geçmemiş gibi baktım. O zaman gördüm güzelliğini. Her adımda bir ihtişamın varmış meğer, dönüp baktığım ama görmediğim. Surların, camiilerin... Asırlık çınarların... Topkapın, Dolmabahçe'n... Kasırların, güzelim balıkçıların, dalyanların... Ah, o güzel köprülerin... Ortaköy'de aşıkların... Güzelim boğazın... Uyumuyorsun sen yazın...
Özür dilerim benim güzeller güzeli yuvam, sana haksızlık etmişim.
Hakkında yazmış olan bütün yazarlar ve şairlere de sevgilerimle...
Seni seviyorum.
31 Ağustos 2012 Cuma
21 Haziran 2012 Perşembe
Yaz
Sıcak, çok sıcak hem de. İçimiz ısınıyor ne güzel...
Üzerimde sarı, pamuklu bir elbise, çiçekleri var pembeden. Kafam bomboş ve yanımda en sevdiklerim. Daha başka ne isterim diye düşündüğümde, aklıma bir şeyler geliyor.
Ama Akdeniz diyor ki, unut.
Ben de bırakıyorum bütün dileklerimi suya... Bütün görüntüleri ve hayalleri...
Çünkü istediğim şey bu. Sakin ve taze bir hayat... Bayat düşüncelerimi bir kenara bırakmak...
Birini sevmişim sanırım, yani galiba.
Ama Akdeniz diyor ki, unut.
Ben de unutuyorum, gömüyorum kumdan kalelerin içine sevgimi.
Herkesin bildiği bir şarkı kulağımda çalıyor ve susmuyor.
'Küçük şeyler sevindirir, ruhumu.
Hayal bile edemezdim, ben bunu.
Daha mutlu olamam, bu akşam.'
Üzerimde sarı, pamuklu bir elbise, çiçekleri var pembeden. Kafam bomboş ve yanımda en sevdiklerim. Daha başka ne isterim diye düşündüğümde, aklıma bir şeyler geliyor.
Ama Akdeniz diyor ki, unut.
Ben de bırakıyorum bütün dileklerimi suya... Bütün görüntüleri ve hayalleri...
Çünkü istediğim şey bu. Sakin ve taze bir hayat... Bayat düşüncelerimi bir kenara bırakmak...
Birini sevmişim sanırım, yani galiba.
Ama Akdeniz diyor ki, unut.
Ben de unutuyorum, gömüyorum kumdan kalelerin içine sevgimi.
Herkesin bildiği bir şarkı kulağımda çalıyor ve susmuyor.
'Küçük şeyler sevindirir, ruhumu.
Hayal bile edemezdim, ben bunu.
Daha mutlu olamam, bu akşam.'
4 Haziran 2012 Pazartesi
Kırık Bir Vazo Hikayesi
Hayatı zorlaştıran bizim kafamızdaki yaptırımlar... Mesela biri gelip de iyi niyetli bütün hedeflerini karşısında sevdikleriyle paylaşsa, alacağı dönütler tamamen bu hedefin ne kadar zor olacağıyla ilgili olacaktır. Kimse, samimi ve içten bir şekilde desteklemeyecektir. Aslında içten içe, hiçbirimiz hiçbirimizin iyi olmasını istemiyoruz bence. Hain bir mizaç.
Birini motive etmek, illa ona yapamayacağı şeyleri göstermek demek değil. Ona iyi şeyler söylemek, onu bütün zorlukların üstesinden gelebileceğine ikna etmek bence asıl motivasyon. Yanlış yorumladığımız 'Dost acı söyler.', 'Gerçekler acıdır.' gibi lakırdılarla kendimizi haklı çıkartmaya çalışmamız çok saçma. Ama bunu yaptığımız zaman toplum yanımızda oluyor, karşımızdaki hayalleri bir güzel yıkıyoruz.
Ne kötü insanlarız. Sevmeyi bile bilmiyoruz. Birini kırdığımız zaman, özür dilemek zor geliyor. Üstüne bir de daha çok kırıyoruz karşımızdakini. Hep haklı olmak zorundaymışız gibi...
Herkesin sevilmeye ihtiyacı var. Ama sevginin dilini konuşamıyoruz. 'Ben seviyorum; ama gösteremiyorum.' tam bir züğürt tesellisi sadece. Seviyorsan, desteklersin. Ne olursa olsun, hep yanında olursun. Olmasan bile, güven verirsin ve yanında olduğunu hissettirirsin. Sevgiyi konuşmadıkça tamamen köreliyoruz aslında. Odunlaşıp, yozlaşıp tamamen kendi çıkarlarımızca yaşıyoruz. Oysa ki sevgi aslında her çıkarın temelinde olabilecek bir şey! Buradan bir promosyon yapılsa...
Birini sevmek, onu arayıp sormak, onu merak etmek... Bu da bazen suç olabiliyor. 'Beni sevme, şimdi müsait değilim.' diyebiliyoruz.
Birini sevmek, ona destek vermek, hep yanında olmak... 'Kusura bakma gelemedim, birkaç işim vardı.' diye bahaneler üretmek değil.
Birini sevmek, ona kırılmaya hak doğuruyor her zaman. Ama bu sevgiyi hak etmeyebiliyor karşındaki, kabullenemiyorsun. Olmuyor. Sen kırıldığınla kalıyorsun.
Bu kadar güzel kelimeler yazdıktan sonra, üzülerek söylemek zorundayım ki, hıyarlık moda oluyor gittikçe. Ne kadar müsait değiliz, o kadar iyiyiz. Ne kadar telefonları açmıyor, mesajlara cevap vermiyoruz, karşımızdaki de o kadar hayatımızda olmaya çırpınıyor. İşte orada, bir atasözü daha yıkılıyor ve artık kaçan kovalanmayıp, ne hali varsa görüyor. Böyle de bitiyor sevgi... Güven... Asla da eskisi gibi olmuyor.
Birini motive etmek, illa ona yapamayacağı şeyleri göstermek demek değil. Ona iyi şeyler söylemek, onu bütün zorlukların üstesinden gelebileceğine ikna etmek bence asıl motivasyon. Yanlış yorumladığımız 'Dost acı söyler.', 'Gerçekler acıdır.' gibi lakırdılarla kendimizi haklı çıkartmaya çalışmamız çok saçma. Ama bunu yaptığımız zaman toplum yanımızda oluyor, karşımızdaki hayalleri bir güzel yıkıyoruz.
Ne kötü insanlarız. Sevmeyi bile bilmiyoruz. Birini kırdığımız zaman, özür dilemek zor geliyor. Üstüne bir de daha çok kırıyoruz karşımızdakini. Hep haklı olmak zorundaymışız gibi...
Herkesin sevilmeye ihtiyacı var. Ama sevginin dilini konuşamıyoruz. 'Ben seviyorum; ama gösteremiyorum.' tam bir züğürt tesellisi sadece. Seviyorsan, desteklersin. Ne olursa olsun, hep yanında olursun. Olmasan bile, güven verirsin ve yanında olduğunu hissettirirsin. Sevgiyi konuşmadıkça tamamen köreliyoruz aslında. Odunlaşıp, yozlaşıp tamamen kendi çıkarlarımızca yaşıyoruz. Oysa ki sevgi aslında her çıkarın temelinde olabilecek bir şey! Buradan bir promosyon yapılsa...
Birini sevmek, onu arayıp sormak, onu merak etmek... Bu da bazen suç olabiliyor. 'Beni sevme, şimdi müsait değilim.' diyebiliyoruz.
Birini sevmek, ona destek vermek, hep yanında olmak... 'Kusura bakma gelemedim, birkaç işim vardı.' diye bahaneler üretmek değil.
Birini sevmek, ona kırılmaya hak doğuruyor her zaman. Ama bu sevgiyi hak etmeyebiliyor karşındaki, kabullenemiyorsun. Olmuyor. Sen kırıldığınla kalıyorsun.
Bu kadar güzel kelimeler yazdıktan sonra, üzülerek söylemek zorundayım ki, hıyarlık moda oluyor gittikçe. Ne kadar müsait değiliz, o kadar iyiyiz. Ne kadar telefonları açmıyor, mesajlara cevap vermiyoruz, karşımızdaki de o kadar hayatımızda olmaya çırpınıyor. İşte orada, bir atasözü daha yıkılıyor ve artık kaçan kovalanmayıp, ne hali varsa görüyor. Böyle de bitiyor sevgi... Güven... Asla da eskisi gibi olmuyor.
19 Mayıs 2012 Cumartesi
Elektrik Kesintisi
Bugün elektrikler kesildi. Birkaç gün önce de kesilmişti; ancak bu seferki biraz daha uzun sürdü. Şarjlı aydınlatmalarımızı yazlığa götürmüş olduğumuzdan, mumla aydınlandık yarım saatliğine. 9 buçuk civarı, bir cumartesi akşamı... Eh, kardeşim Efe hariç ev halkının uyku saati henüz gelmemiş durumdaydı.
Dijital bir dünyada yaşıyoruz, bunu hepimiz biliyorduk zaten. Ama farkındalığımızı bu gece kazandık.
Bilgisayar olsa da, internet yok. Ev telefonumuz da dijital. Benim cep telefonumun şarjı bitmişti. Televizyon yok.
Işıklar zaten yanmıyor, mum ışığının titrek gölgeleri duvarlarda dans ediyor.
Sanki bir doğal afet olmuş gibi, salonda toplandık. Hareketsizce oturuyorduk sadece. Halbuki normal şartlarda hepimiz hareket halinde olurduk. Mutfağa gidip su içmeler, tuvalete gitmeler falan... Şimdi çıt yoktu.
Mevcut durumdan ötürü, hepimizin aklına benzer sorular geliyor tabii.
'Elektrik olmadan önce insanlar ne yapıyordu?'
Muhtemelen uyku saatleri de güneşlenme süresine göre belirleniyordu; ama yine de ışıksızlığı aklım bir türlü almıyor. Dünyaya geldiğim dönemden itibaren ışık var olduğu için, aksini idrak edemiyorum.
İlkokuldayken insan hakları ve vatandaşlık bilgisi dersinde bir sınav sorusu, insanlığın en önemli keşfinin ne olduğuydu. Cevap yazı elbette. Ancak ben, ateş yazmıştım. Kap kacak pişirmeden, pişmiş yemek yemeden, ısınmadan, ne yapayım ben yazıyı?! Hala da savunuyorum bu tezimi.
Işıktan sonrası, elektrikli ev aletleri tabii ki. Buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi... Hadi bunlarsız hayat, yalnızca şartları ağır, kadınları yoran bir hayattı; icatlar hayatı kolaylaştırarak devrim yarattı. Ama içlerinden bir tanesi var ki, yokluğunda ne olduğunu aklım bile almıyor. 1905 yılında döner pervaneli küçük motorun icadıyla ortaya çıkan saç kurutma makinesi! Saç kurutmadan, insanlar nasıl yaşıyordu acaba? Ya da kurutma teknikleri geliştirmişlerse, bunlar neydi? Çok merak ediyorum.
Sonra düşündüm, '14. yüzyılda yaşasaydık nasıl olurduk sence?' diye sordum babama. Nasıl bir aile olurduk acaba...
Ben dedim ki, bir tarlamız olurdu. Tek katlı bir evde yaşardık herkes gibi. Bol bol yemek pişirirdik. İneklerimiz olurdu.
Annem oradan 'Ooh... Odun fırınında, mis gibi.' ve ekledi 'Benim herhalde sekiz çocuğum daha olurdu.'
Babam da 'Anoloji yapıyorsan, atımız olurdu. At arabamız olurdu, şimdi arabamız olduğu gibi.'
'Ama Mercedes'imiz yoksa, safkanımız da yoktur herhalde.' dedim. 'Mesleğin ne olurdu?'
'Bilmem. Çiftçi olurdum, nalbant olurdum herhalde.' dedi babam. 'O zamanlar atom daha keşfedilmemişti.'
Düşündüm de bir an, belki Bohr babam, Marie Curie annem olabilirdi.
'Düşünsenize, ilaç yok.' dedi babam. Hasta olduğunda yapacağın tek şey, şamana, büyücüye ya da bulabilirsen şifacıya gitmek. İlaç diye bir şey yok.
'Dünya diye bir şeyin bilincinde değilsin ve bildiğin tek yer, evin ve evinin iki üç metre uzağı...' Çok acayip.
Annem dedi ki 'Fatih Sultan Mehmet, patatesin ne olduğunu bile bilmiyormuş.
Düşündükçe o kadar fazla şey var ki insanı şaşırtan. Alışkanlıklarından sıyrılma fikri epey ürpertici. Kendimizi eski çağlara hem yerleştirdik, hem o insanlara tekrar tekrar hayran olduk; hem de korktuk.
Elektrik geri geldiğinde, 'Yavaş yavaş aç da gözlerimiz kamaşmasın.' dedi annem, ben anahtarların önündeyken. Düğmelere bastığımda, biz de kendi aydınlanmamızı yaşadık.
Bilgi, uzay ya da teknoloji... Ne adını verirsek verelim bu çağa, gerçekten binlerce yıl öncesine dayanan birikimler sayesinde olmuş bütün bunlar. Bir anda elimizden alınınca şaşkına dönmemiz, değişen ihtiyaçlarımızın insan doğasını ne kadar etkilediğinin baş göstergesi.
Üretimden tüketime uzun bir yolculuk... Hazıra konup da, küçük dağları yaratmış havasına girmeye hiç gerek yok. Elektriğin ne olduğunu bilebilmek, bunu karanlığı aydınlatmakta kullanabilmek, büyük bir devrim. Şimdiyse sadece tükettiğin kadar bireyiz. Boşluk üreten insanlara dopdolu sermayeler kazandıracak kadar da zeki...
21 Nisan 2012 Cumartesi
Merhaba.
Olgunlaşmak adına kendimden beklediğim bazı şeyler var. Bunlardan bir tanesi, önyargılı olmamak ve herkese ilk etapta bir şans vermek.
Kafamda tiplemeler oluşturmuşum kaç zamandır. Beni üzen herkesin, birer örnek olduğunu düşünüp; kendimi korumak için o tipte insanlardan uzak durmaya programlamışım kendimi. Gerçi lazım aslında böyle bir savunma sistemi; ama abartmamak lazım. İnsanlara bir şans vermek lazım.
Beni yoruyor aksi halde. Birilerini sevmemek çok yorucu bir şey, hiç çekilmiyor. Bulunduğun ortamı da aynı şekilde. Bunu sadece insanlar için yapmıyorum. Hayat için yapıyorum aslında. Tamamen tipleştirmiş, kendimi uzak tutmaya programlamış, denemeye çekinen bir halde...
İşte ileriki yaşlarımdan beklentim, bu tip streslerden uzak durmak, insanları sevmek. Yapmacık olmadan, sevmediğimle de mesafeyi tutturabilmek...
Biliyor musunuz? Sanırım bu aralar başarıyorum bunu. Önce bir dinliyorum karşımdakini, ölçüyorum, biçiyorum. Galiba yavaş yavaş büyüyorum.
Jason Mraz gibi herkesi sevebilmek isterdim. Ama o da benim yaşımdayken, eminim birilerinden nefret etmiş, birilerini görmek bile istememiştim.
Allah'ım nefret ne kötü bir duygu?
'Nefret bir suç.' dedi geçen gün Şevval Sam. Çok haklı. Neden nefret edesin ki? Alt tarafı hoşlanmayabilirsin, kullanmayabilirsin, beğenmeyebilirsin. Ama nefret etmek...
Etmeyin kimseden nefret. Kimse de sizden etmesin. Benden etmesin. Ben kimseden nefret etmeyeyim.
Sanat mesela nefretin odak noktasında. İnsanların zevkleri. Birbirimizin zevklerine hakaret edip, birbirimize hakaret ediyoruz. İçinde emek olmadığını düşündüğümüz şeyleri sevmek günahmış gibi algılıyoruz. Oysa ki, basit şeyler de sevilebilir. Önemli olan yaratıcılık, yorum, anlayış, düşünce. İşin içine emek girdiği zaman, olay yeteneğe dönüşüyor. Yoksa sanat, yeteneklerin yarıştığı bir platform değil, herkesin özgürce aklına gelenleri müziğe, kağıda, duvara, tahtaya ve hatta neye isterse dökebilmesi. Tamamı siyah akrilik boyayla boyanmış bir tuval çok hakaret görüyor mesela bazı kitlelerden, görsün. Onu yapan adamın içinde hissettiğinden kime ne zaten? Hoş, o tabloyu alıp çok uçuk fiyatlara satmasına ben de karşı çıkarım; ama sırf onunla bir düşünce ortaya koydu diye onu 'emek harcamamış' diye yargılayamam.
62'den tavşan çizsem ve o tavşana bütün duygularımı yansıtsam, bir takım çiçek böcek eklesem, siyahlardan kırmızılara renklerle doldursam; işte bu benim özgürlüğüme kavuştuğum an olur. Kaygısızca... Kimin ne dediğini umursamadan...
Sanatta sınır olmamalı, eleştirmenler de kendine yeni iş bulmalılar.
Benden şimdilik bu kadar, hasretle gözlerinizden öpüyorum.
10 Nisan 2012 Salı
Mıncırılmaya İhtiyacım Var
Facebook'ta bir öğretmenim paylaşmış bu yazıyı. Öğretmenler zaten sosyal mecrayı nasihat ve ibret dolu hikayelerle dolduruyorlar; ama bazıları fena olmuyor hani. Bu hoşuma gitti mesela. İhtiyacım olan şeyi buldum.
Bugün anneciğimin doğum günü. Ona hediye olarak, beni mıncırmasını, azıcık aklımı başıma getirmesini isteyeceğim. Bu da sanki bana hediye oluyor biraz; ama çift taraflı yarar sağlarız diye düşünüyorum.
İyi ki doğdun güzel anneciğim, iyi ki varsın! Kıymetini ne kadar bildiğimi bir de Gülse Birsel'in kaleminden gör bakalım!
Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya, "Tembel"din ya "Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor"dun! Hüzünlü bir çocuksan "Yazar olacak herhalde" derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun.
Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.
Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk 'astım başlangıcı', okuma yazmayı zor söküyorsa 'disleksik', hüzünlüyse 'depresif', aşırı hareketliyse 'hiperaktif' diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!
O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular?
Emo!
Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse'li, siyah ojeli ergenler var ya...
Taksim'de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!
Emo kelimesinin emotional'dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor. Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı!
HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM
Ay kıyamaam!
Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım.
Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem "Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa..." şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
"Sıkılıyorum... Hayat çok anlamsız" cevabımın üzerinden sanırım birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu 'mıncırma' hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmiş ti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle,yüzünü yüzüme yaklaştırarak : "Alırım ayağımın altına" diye başladı ve:
"Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsanda git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah..." şeklinde bitirdi!
NE DERDİM KALDI NE DE TASAM
Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.
Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır! Aynen öyle oldu. Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo'luğum o gün bitti, bu yaşa kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım. Şimdinin sokakta bira içen, gelen geçenden ihtiyacı var diye değil, hayat tarzı sandığı için para dilenen, dünyanın bütün derdi sırtındaymış gibi davranıp, bunalım takılıp bir işin ucundan tutmayan emo'larının başında, bizim zamanımızın anne babaları olacaktı ki. Ohoo...
Muma dönerdi hepsi! Bir kere her şeyden önce bütün o yüzü gözü saçla kaplı eşek herifler ibir eşek tıraşına götürürlerdi, kesin!
Ülkenin gençlerine bak.
Gelecekten çok umutluyum çok.'
Gülse BİRSEL
9 Nisan 2012 Pazartesi
Bahara Mektuplar
Hava çok kararsız bugünlerde; ama bahar geldi. İnsanlar sokağa çıkabildi artık. Sanki bir sinema çıkışı her yer, her yerde yeni bir konser var. İnsanlar gülmeye başladı. Neşelendiler.
Kupkuru toprakta çimen, dallarda çiçek kokusu... Renk geldi her yere.
İki sokak çocuğu vardı yolda birkaç hafta önce. Boyunlarında kir pas birikmiş vaziyette, bozuk Türkçeleriyle insanlardan yol tarifi almaya çalışıyorlardı. Onlar da gülüyor mudur acaba şimdi? Yine insanların arasından sıyrılıp, bilinçsizce yaşıyorlar mıdır hayatlarını?
Canları oyuncaktan önce yemek istiyordur mutlaka. Bahara da havalar ısındı diye seviniyorlardır. Aşık olacakları için, tatile girecekleri için değil... Daha fazla titremeyecekleri için.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
