22 Mayıs 2012 Salı

Zaman Yönetimi (Başarısız)

2 dakikaya sığdırıp aklımdan geçen her şeyi buraya yazacağım, sonra da yatacağım.
Bence çok sağlıklı bir şey. Ruh sağlığım pek yerinde sayılmaz, biraz yalnız hissediyorum. Yani etrafımda birçok insan var; ama benim kafamın içi yalnız. Onun dışında da yalnız sayılır mıyım, tartışılır. Artık insanlarla çok fazla şey paylaşamıyorum. Güvenemiyorum o kadar kişiye. Eskiden her şeyimi anlatır, her şeyimi paylaşırdım herkesle. Ama sonra bunun sağlıksız bir şey olduğunu fark ettim. Bak, sağlığımı kurtarıyormuşum meğer! Bu arada iki dakika doldu sanırım, ama ben 1 dakika daha eklemek istiyorum. Dün Ecem'in doğum günüydü, onu çok seviyorum o benim kardeşim gibi bi şey olmuş artık. Böyle içim sıkılsa yanımda olacağına emin olduğum yegane insanlardan. Canım ya... Onun dışında finallerim var, lab reportumu tamamlayamadım, yarın teslim etmem gerekiyor. Asistan yardım edecekmiş, öyle diyor. Sağolsun, eksik olmasın, onun gibi insanlar lazım bu millete. Sanırım bende klavye bağımlılığı var, çünkü yazmak zorunda hissediyorum saat 01.00'i geçince... Ne ilginç. Bugün yağan yağmur muhteşemdi. İçimi titretti, ruhumu temizledi. O-hoo 1 dakika da çoktan geçmiş. Ben artık yatayım. Yarına teslim etmem gereken bir rapor var.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Elektrik Kesintisi

Bugün elektrikler kesildi. Birkaç gün önce de kesilmişti; ancak bu seferki biraz daha uzun sürdü. Şarjlı aydınlatmalarımızı yazlığa götürmüş olduğumuzdan, mumla aydınlandık yarım saatliğine. 9 buçuk civarı, bir cumartesi akşamı... Eh, kardeşim Efe hariç ev halkının uyku saati henüz gelmemiş durumdaydı.
Dijital bir dünyada yaşıyoruz, bunu hepimiz biliyorduk zaten. Ama farkındalığımızı bu gece kazandık.
Bilgisayar olsa da, internet yok. Ev telefonumuz da dijital. Benim cep telefonumun şarjı bitmişti. Televizyon yok.
Işıklar zaten yanmıyor, mum ışığının titrek gölgeleri duvarlarda dans ediyor.
Sanki bir doğal afet olmuş gibi, salonda toplandık. Hareketsizce oturuyorduk sadece. Halbuki normal şartlarda hepimiz hareket halinde olurduk. Mutfağa gidip su içmeler, tuvalete gitmeler falan... Şimdi çıt yoktu.
Mevcut durumdan ötürü, hepimizin aklına benzer sorular geliyor tabii.
'Elektrik olmadan önce insanlar ne yapıyordu?'
Muhtemelen uyku saatleri de güneşlenme süresine göre belirleniyordu; ama yine de ışıksızlığı aklım bir türlü almıyor. Dünyaya geldiğim dönemden itibaren ışık var olduğu için, aksini idrak edemiyorum.
İlkokuldayken insan hakları ve vatandaşlık bilgisi dersinde bir sınav sorusu, insanlığın en önemli keşfinin ne olduğuydu. Cevap yazı elbette. Ancak ben, ateş yazmıştım. Kap kacak pişirmeden, pişmiş yemek yemeden, ısınmadan, ne yapayım ben yazıyı?! Hala da savunuyorum bu tezimi.
Işıktan sonrası, elektrikli ev aletleri tabii ki. Buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi... Hadi bunlarsız hayat, yalnızca şartları ağır, kadınları yoran bir hayattı; icatlar hayatı kolaylaştırarak devrim yarattı. Ama içlerinden bir tanesi var ki, yokluğunda ne olduğunu aklım bile almıyor. 1905 yılında döner pervaneli küçük motorun icadıyla ortaya çıkan saç kurutma makinesi! Saç kurutmadan, insanlar nasıl yaşıyordu acaba? Ya da kurutma teknikleri geliştirmişlerse, bunlar neydi? Çok merak ediyorum.
Sonra düşündüm, '14. yüzyılda yaşasaydık nasıl olurduk sence?' diye sordum babama. Nasıl bir aile olurduk acaba...
Ben dedim ki, bir tarlamız olurdu. Tek katlı bir evde yaşardık herkes gibi. Bol bol yemek pişirirdik. İneklerimiz olurdu.
Annem oradan 'Ooh... Odun fırınında, mis gibi.' ve ekledi 'Benim herhalde sekiz çocuğum daha olurdu.'
Babam da 'Anoloji yapıyorsan, atımız olurdu. At arabamız olurdu, şimdi arabamız olduğu gibi.'
'Ama Mercedes'imiz yoksa, safkanımız da yoktur herhalde.' dedim. 'Mesleğin ne olurdu?'
'Bilmem. Çiftçi olurdum, nalbant olurdum herhalde.' dedi babam. 'O zamanlar atom daha keşfedilmemişti.'
Düşündüm de bir an, belki Bohr babam, Marie Curie annem olabilirdi.
'Düşünsenize, ilaç yok.' dedi babam. Hasta olduğunda yapacağın tek şey, şamana, büyücüye ya da bulabilirsen şifacıya gitmek. İlaç diye bir şey yok.
'Dünya diye bir şeyin bilincinde değilsin ve bildiğin tek yer, evin ve evinin iki üç metre uzağı...' Çok acayip.
Annem dedi ki 'Fatih Sultan Mehmet, patatesin ne olduğunu bile bilmiyormuş.
Düşündükçe o kadar fazla şey var ki insanı şaşırtan. Alışkanlıklarından sıyrılma fikri epey ürpertici. Kendimizi eski çağlara hem yerleştirdik, hem o insanlara tekrar tekrar hayran olduk; hem de korktuk.
Elektrik geri geldiğinde, 'Yavaş yavaş aç da gözlerimiz kamaşmasın.' dedi annem, ben anahtarların önündeyken. Düğmelere bastığımda, biz de kendi aydınlanmamızı yaşadık.
Bilgi, uzay ya da teknoloji... Ne adını verirsek verelim bu çağa, gerçekten binlerce yıl öncesine dayanan birikimler sayesinde olmuş bütün bunlar. Bir anda elimizden alınınca şaşkına dönmemiz, değişen ihtiyaçlarımızın insan doğasını ne kadar etkilediğinin baş göstergesi.
Üretimden tüketime uzun bir yolculuk... Hazıra konup da, küçük dağları yaratmış havasına girmeye hiç gerek yok. Elektriğin ne olduğunu bilebilmek, bunu karanlığı aydınlatmakta kullanabilmek, büyük bir devrim. Şimdiyse sadece tükettiğin kadar bireyiz. Boşluk üreten insanlara dopdolu sermayeler kazandıracak kadar da zeki...






17 Mayıs 2012 Perşembe

O.

Bazen düşünüyorum, aklıma geliyor. Eski günler belki, ama hala kapanmamış bir defter. Hayatımı değiştiren, beni tamamen güven dolu bir dünyaya taşıyan, bütün kötülüklerden koruyan ve her zaman yanımda olduğuna inandıran.. Bana şiirler, şarkılar yazdıran... Gerçekten o muydu yoksa ben mi getirmiştim kendimi o hale, emin değilim. Ama hayatımda özel bir yeri olduğuna eminim. Çok özeldi, aşk bile değildi. O kadar masum ve o kadar güzeldi ki... Güzel bir anı, güzel bir melodiydi. Hala daha aklıma geliyor işte, düşündürüyor. Hissettiriyor. Belki o da hissediyordur, o da biliyordur bunları. Bilmese bile, yaşadığım her şey; fotoğraflar, masallar ve öyküler... Hepsi o kadar iyi geliyor ki bana, beni ben yapıyor. Kalbim kırıldığında sığınacak bir limanım olmuş oldu.
Geçmişe gömülü kalıp da, 'iyi ki...' dediğim bir şey bu adeta, belki daha ileri gitseydim, 'keşke...' diyecektim. Şimdiyse, bir gülümseme ve huzur, bana güven getiriyor. İyi hissettiriyor ve bu ben istesem bile değişemez. 

'Hayat; biz onu planlarken başımızdan gelip geçenlerdir.'-John Lennon

İşte bunu öğrendim.



8 Mayıs 2012 Salı

Huzur

Kendimle baş başa kalıp da güzel müzik dinlediğim anlar, en sevdiğim anlardan. Çünkü kendi kendime yalan söylemiyorum, ihanet etmiyorum veya kendi kendimi kıskanmıyorum. Zarar vermiyorum kendime. Kimsenin yapmacıklıklarına tahammülüm kalmadı artık. Kimse sevmez elbette yapmacıklığı. Fakat dayanma sınırlarım artık zorlanıyor. Dayanamıyorum. Kimsenin yüzüne bakmak istemiyorum. Kendime yalan söylemeyeceğim.
Hele suratsız akranlarımın o meymenetsiz yüzlerine hiç! Nasıl bir hayat gailesi içindelerse artık, hepsi gruplar halinde, kalabalık ve mutsuzlar. O enerjiyi çekemeyeceğim. Hiç çekemeyeceğim. Kimse burnundan kıl aldırmıyor. Küçük dağları yaratmışlar, dünyayı yönetiyorlar. Telefonlarından başlarını kaldırmıyorlar.
Aralarında gerçekten adam gibi adam olan insanlar da var tabii, onları tenzih ederim. Ancak özellikle bu burnundan kıl aldırmayan, coolluk konusunda kendini dünyanın bir numaralı coolu ilan eden akranlarıma, neden bu kadar meymenetsiz, cibilliyetsiz ve sevgisiz olduklarını sormak istiyorum. Varsa yoksa yakışıklı çocuk, güzel kız. Yakışıklı olacağım diye spor merkezinden çıkmayan, güzel kızlarla takılacağım diye bir taraflarını yırtan erkekler bir yana; kendini çoktan dünya güzel ilan etmiş, prenseslerin de prensesleri, erkekler bizi beğensin dışında başka bir dilek ve niyetleri olmayan kızlar... Hepsi bir anda gözümün önünden başka bir yere gitsin, ya da ben başka bir yere gideyim. Azıcık sevecen olsunlar, azıcık insana benzesinler manken yerine!
Ben, benimle yalnız olacak insanları seviyorum. Benimle yalnız gülen, benimle yalnız ağlayan, beni yalnızken de tanıyan... Başka hiçkimseyi değil. Doğal olan, sahteleşmeyen insanları seviyorum. Zaten sevgiyi hak eden onlar. Ketum olmayan, paylaşan... Yoksa diğerleri sadece prestij sahibi olabilir. Sevginin kenarından bile geçemezler.
Paylaş, bildiklerini paylaş. Güldüklerini, ağladıklarını, rezilliklerini, gururlarını... Seni daha iyi gösterecek emin ol! Kasım kasım kasılmaktansa, azıcık kendin ol. Çantanın markasından daha önemli bu, gerçekten. Saçlarının fönünden de. Hele senin vücudundaki kas/yağ oranından da. Arabanın markasından da. Her şeyden daha önemli... Biraz gül, biraz ağla ve insan olduğunu hisset.

4 Mayıs 2012 Cuma

Her şeyi unutalım. Kim olduğumuzu, nerede olduğumuzu... Bildiğimiz ve bildiğimizi sandığımız her şeyi.
Yeniden başlayalım. Her şey bize yeni gelsin, aynı hataları tekrar yapmayalım. Hayatlarımızı sürdürelim birbirimizden habersiz.
Yine karşılaşalım, güneşli ve güzel bir gün olsun. Sonra merak içinde kalalım. 'Kimdi o? Kaç yaşındaydı?' soralım etrafımızdakilere.
Sonra yine karşılaştığımızda, bu sefer korkmayalım. Yeniden yan yana gelmek isteyelim. Çekinmeden, hep yan yana duralım. Birlikte olalım.
Ama önce her şeyi unutalım. Kim olduğumuzu ve nerede olduğumuzu. Bildiğimiz ve bildiğimizi sandığımız her şeyi.
Her şeyi...