9 Temmuz 2020 Perşembe

Ef ile Püf


I have lost it. Totally lost it. 
İlhamım gitti, enerjim, her şeyim bir anda gitti. Kendime inanamadım, bu düşünceler, bu sözler benim mi? 
Bir anda yerin altında bir kara delik açılmış ve ben görmeden çekmiş gibi tüm hislerimi. 
Dondum, donakaldım. Donmak çok fena. Bu hissizlik, çok kötü. 
Daha önce böyle olmazdı. Çabalamak isterdim, her sorunun bir cevabı olmalıydı. Arardım. Uğraşırdım. 
Anlatırdım, dinlerdim, anlatırdım...
Savaşırdım.
Ef uğruna, püf uğruna...
Şimdi sustum. Susacağım.
Sonra şöyle diyeceğim:
"Eskiden çok konuşurdum, bir faydasını görmeyince sustum." 
Böylesi daha iyi. 
Time to refill. Time to reboot. 

25 Mart 2020 Çarşamba

Yeni Bir Çağın Açılışına Şahitlik Etmek


Endişe, stres, korku... Şu anda içinde yaşadığımız belirsiz durumun yarattığı bu duyguları anlayabiliyor ve paylaşıyorum. 
Bundan 3 ay evvel Şangay gezimiz hakkında buraya yazı yazmış, deneyimlerimi aktarmıştım. Şimdiyse Çin merkezli hayatımıza giren nanometre boyutundaki bir virüsün bana, bize hissettirdiklerini aktarmak istiyorum.

Hepsini bir kenara bırak bu duyguların. Dur ve bir saniyeliğine düşün. Bu virüs bize ne anlatmak istiyor olabilir? 

Hayat, bize kendimizi tanımamız için benzersiz fırsatlar sunar. Kendi akışında, kontrolümüz dışında birçok olay, döngü ve düzen yaratır. İşte, kendimizi tanımak için buradaki yansımamıza bakarız: ben ne hissediyorum, nasıl tepki veriyorum olan bitene? Bilinçdışımızı sanıyorum böyle tanırız. 

Şu anda kolektif olarak bilinçdışımızı tanıyoruz. Milyarlarca insan, evlerinde, kendileriyle baş başa, biraz "durmamız" için devletlerce sınırlandırmalar konmuş olarak durumu anlamaya çalışıyoruz. Sokağa çıkma yasağı ile İtalya'daki hava kirliliğinin azaldığına dikkat çekildi, kahverengi kanallarıyla meşhur Venedik'te kuğuların ve balıkların gezdiği görüntüler paylaşıldı, insanlar restoranlara akın edemediğinden gıda israfı azaldı, ailelerimizle, sevdiklerimizle vakit geçirir olduk, kendimize vakit ayırdık, yavaşladık, sevdiklerimizin sesini duymanın yarattığı hissi hatırladık... 

Very Common Good Strateji Müdürü Amy Sullivan Independent'a şöyle demiş: 
"Her inanç savaş, diaspora veya zulmün çetin koşulları altında dinlerini ayakta tutma zorluğuyla karşı karşıya kalmıştı ama hiçbir zaman hepsi aynı anda buna maruz kalmadı” 

Image result for pope and islam leader

Bugün okuduğum bir habere göre Prens Charles da bu virüse maruz kalmış. 

Image result for prince charles

Devletler birbirlerine ilaç, aşı, vb desteklerinde bulunuyorlar. Armani 4 hastane açtırıyor, Dolce & Gabbana Humanitas Universitesi ile işbirliği yaparak virüs ile ilgili bir araştırma projesini fonlayacağını açıkladı. Amazon, Google, Microsoft gibi teknoloji devleri de finansal desteğin yanında, veri analizi konusunda da destek veriyorlar. 

Image result for top 10 brands

Din, sosyoekonomik durum, ırk ayırmaksızın aynı tehlikeye karşı birleştik. Yani şu anda tüm insanlığın hayal ettiği o noktadayız: Biriz. 

Twitter'da sevdiğim bir hesabın paylaştığı bir tweet ile bitirmek istiyorum:

Veba, feodalitenin sonunu getirmişti. Corona da kapitalizmin sonunu getirebilir mi? 



Kaynaklar:


1 Kasım 2019 Cuma

Doğu'dan Yükselen Güç: Çin'in Kalbi Şangay'dan Notlar

Efendim geçtiğimiz hafta Sabancı Yönetim Bilimleri Akademisi ve Shanghai University MBA Center işbirliği ile bir hafta süren Şangay gezimizdeydik. İlk uzun uçuşum ve Avrupa dışında farklı bir kültüre ilk şahit oluşum olduğundan, bu gezimi yazıya dökerek sizlerle paylaşmak istedim. Umarım beğenirsiniz, haydi başlayalım!



Özetle Çin: Demografik Bilgiler:

  • 1.4 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi. Dünyanın %19'unu Çin vatandaşları olşturuyor. 
  • Dünya ekonomisinde GSMH bazında Amerika'dan sonra ikinci dev ekonomi... Dünya ekonomisinin yaklaşık %15'ini oluşturuyor. Ekonomileri her yıl %10 büyümeye devam ediyor. Böyle giderse 2020'de dünyanın en büyük ekonomisi olacakları konuşuluyor.
  • Şangay'da market fiyatları İstanbul ile kıyaslandığında gıda, giyim gibi ürünler %50 daha pahalı. Örneğin 13 TL'lik bir Starbucks - Latte kahve Şangay'da 26 RMB yani yaklaşık 20 TL'ye tekabül ediyor. 
  • Dünyanın en zengin kömür kaynaklarına sahipler. Bu nedenle de hava kirliliği oldukça fazla. Sokakta insanların maskeyle gezen görüntüleri bir müddet sonra normalleşiyor. 
  • Ticaret Savaşı en temelinde kişisel verilerin siber savaşı. Ülkede Whatsapp, Facebook, Twitter, Instagram, UBER ya da aklınıza gelecek Çin dışı tüm dijital platformlarına erişim engellenmiş durumda. Elbette VPN ile erişim mümkün, ancak bu platformlara ihtiyaç duyan vatandaş sayısı oldukça az. 
  • Bu platformların yerini WeChat, DiDi gibi yerli üretim uygulamaları dolduruyor. Örneğin WeChat ile sadece mesajlaşmıyor; metro kartı alabiliyor, uçak bileti satın alabiliyor, restoranda yüz tanıma ile hesap ödeyebiliyor ve Instagram'daki gibi hikaye veya post paylaşabiliyorsunuz. Ödeme sistemleri Çin vatandaşlık numaranız ile eşlendiğinden, turistler maalesef henüz bu uygulama ile ödeme yapamıyor. Bir diğer platform DiDi de, Beijing'de üretilmiş bir UBER.
Çinliler'in ilginç alışkanlıkları:

  • Efendim tabii ki en ilginç alışkanlıkları: yemek. Türkiye ve Dünya'nın pek çok ülkesinde Çin yemeği adı altında yediğimiz güzel noodle, dumpling, soya soslu teriyakili tavuklar Kantonez mutfağa ait. Kanton'un doğduğu Guanghzou dışında yiyeceğiniz Çin mutfağında görsellik, lezzet gibi beklentilerdense 1.4 milyar insanın doyması temel alınmış. Bol bol sakatat, tavuk ayağı, kafası yiyorlar. Çoğu yiyecek buharda az pişmiş ve tuzsuz olarak servis ediliyor. Soya, yumurta, mısır/susam yağları bolca kullanılıyor. Özellikle Şangay'da tüm hamur işleri bol şekerli olarak hazırlanıyor. Kısacası; eğer yolunuz Şangay'a düşecekse yanınıza bol miktarda konserve alın!
  • Her yemeğin üstüne muhakkak sıcak su içiliyor. Hatta insanlar yanlarında termos ile sıcak su taşıyorlar. Sıcak suyun sindirime ve toksinlerin atılmasına iyi geleceğine inanılıyor. O kadar börtü böceğin toksini nereye gidecekse...
  • Yere tükürmek, hönkürmek serbest! Bu alışkanlık maalesef bizim ülkemizde de söz konusu, ancak bu davranışta bulunanlar hakir görülürler. Çin'de ise çıtı pıtı bir hanımkızımızın 'böhhkkrrğğğ-puuu' diye sesli bir şekilde boğazını temizleyip yere tükürdüğüne şahit olabilirsiniz, çok doğal. Eve dönünce de ayakkabılarınızı yakarsınız artık...
  • Sabah Tai-Chi'si ise benim hep yapmak isteyip, bir türlü denk gelemediğim bir uyanma egzersizleri. Parklarda bahçelerde geriniyorlar, çakraları açıp dolaşıyorlar efendim, oh!
  • Pazarlık. Taksicisinden tut çaycısına kadar her yerde pazarlık etmek gerekiyor. Pazaryerlerinde fiyatlar 1500 RMB'den 150 RMB'ye 5 dakika içinde inebiliyor.
  • Turistseniz ünlüsünüz. İnsanlar koşup sizinle fotoğraflar çekiyorlar!


Şangay'da Gezip-Görülecek Yerler:

"Yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüklerini anlat." deseniz de, aç kaldığım için zaten sadece bunları anlatabiliyorum merak etmeyiniz değerli okuyucularım. Şöyle bir gördüğüm yerlerin üstünden geçeyim:

1 - The Bund & Şangay Gökdelenleri Manzarası

Buraya gece gideceksin canımın içi. Işık oyunları öyle güzel bir görsellik yaratıyor ki...  Bund, İngiliz kolonisi zamanında yapılmış Barok mimari dokuda binaların olduğu bir hat. İlk HSBC burada açılmış. Şu anda da yine bazı bankalar ve lüks oteller konumlanmış. 

Image result for the bund

Bund'a ver sırtını, çık köprüye... Al sana Şangay Instagram manzarası! Karşında duran Şangay TV Kulesi, Şangay Kulesi (şimdilik dünyanın en yüksek 2. kulesi) ve Kapak Açacağı kule. Evet, kapak açacağı... Bu yüksek binayı yaparken, en tepeyi 'koruyucu Tanrılar rahat rahat geçiversin' diye boş bırakmışlar. Gerçekten enteresan.

Image result for shanghai landscape


2- Yuyuan Garden & Çin Pazarı 

Maalesef ki Şangay'daki tek güzel bahçeyi gezemedik. Çin deyince aklımıza gelen o tipik bahçelerden biri olan Yu Garden, 2020'ye kadar restorasyonda imiş. Ama büyüleyici. Yine girişteki koridor hattı, kötü Tanrılar geçemesin diye köşeli yapılmış. Eh, burayı gezemeyince biz de geçtik pazara; bol bol çay, inci ve hediyelik aldık. Hediyelik eşya için birebir burası. Pazarlık etmeyi unutmayın!

Image result for yu garden bazaar

3- Fake Market

"Lady, Chanel? Saint Laurent? Come..." diye kolunuza yapışacaklar. Şöyle bir bakayım deyip, 3 saat içeride kalacaksınız. Böyle bir pazarlık anlayışı olamaz yahu. Bizdeki Kapalı Çarşı gibi, fiyatları satıcıyla ilişkin belirliyor. Sen 100 diyorsun satıcı hala 300'de mi? Terk et dükkanı, bak seni koridorda nasıl yakalayıp "Okey, give me the money" diyor.  Hiçbir şey almayacak da olsan, sadece bu deneyim için bile gidilir.

Image result for fake market shanghai

4 - People's Square


Bir Cumartesi günü "Burası da öyle güzel, sıradan bir meydan işte." derken, şemsiyesi önünde yüzlerce insan sizi karşılıyor. Bu insanlar ne yapıyor olabilir?


Image result for people's square shanghai umbrella

Esra Erol, Zuhal Topal, koş bacım size yeni fikir! Şangay'da erkek nüfusu kadın nüfusundan oldukça fazla. Bu insanlar da oğullarına eş arayan ebeveynler. Kağıtlarda tüm özgeçmiş bilgileri, adayları bekliyorlar. Bize de pek pas vermediler, işlerini ciddiye alıyorlar.

5 - Disneyland Shanghai


Yorumsuz, destansı bir eğlence. Haftasonları kalabalık, ama her saniyesine değiyor. Akşam olan havai fişek gösterisini kaçırmayın!

Image result for disneyland shanghai fireworks

Evet efendim, aç biilaç ama bir o kadar da keyifli geçen 1 haftalık maceramızın özetini benden dinlediniz. Bu dev ekonomi, kocaman kalabalık ülke anlat anlat bitmez. Bir şehri dahi öyle. Bir sorunuz, merak ettikleriniz olursa yorumlara bırakınız, zevkle yanıtlarım. Doğu'dan yükselen bir güneş var, bu kadarını görmek bile yetti doğrusu!

Sevgiler!

19 Eylül 2019 Perşembe

Ketçap, Mayonez ve Konnektom

Kızarmış patatesinizi ketçap veya mayoneze batırırken, karar mercii gerçekten o anki istekleriniz mi? Bu kararı kendiniz verdiğinize emin misiniz? 

Muhtemelen, otomatikleşmiş bir şekilde iki sostan birine gitti eliniz. Düşünmediniz bile, ya da düşündüğünüzü zannettiniz.


'Olur mu öyle şey canım?", "Yani o an canım neyi çektiyse ona banmışımdır." dediğinizi duyar gibiyim. Ama hiç merak ettiniz mi, hayatta ufak da olsa büyük de olsa kararlarımızı nasıl alıyoruz?

Gelin buyrun bir bakalım:

Efendim, beynimiz 20 Watt'lık bir ampul gücü ile çalışan bir elektrik devresinden ibaret. Tabii, bu devrede ilahi transistörler ve dirençler mevcut. Ancak benim aklım oralara ermediğinden, basitçe anladığım şekilde size izah etmeye çalışayım.



Karar verme hadisesi, frontal lobumuzda gerçekleşiyor. Burası ampulun yandığı nokta diyebiliriz. Fakat, ampulü yakmak için sevgili sinyalimizin (sos kararı sinyali) geçeceği iki alternatif var önünde: mayonez ve ketçap seçenekleri. Bu seçenekleri temsilen, iki farklı hatta bulunan, sinir hücrelerimizin ağlarının oluşturduğu "dirençler" var. Yani biri mayonez, biri de ketçap direnci diye düşünebiliriz. (Damak tadı geniş arkadaşlarımız barbekü ya da ranch sos da ilave ederek olayı daha komplike hale getirmekte serbesttir.)

Koskoca elektrik ve elektronik bilimlerinin üzerinden kurulduğu meşhur Ohm Kanunu'nu sizlere hatırlatmaktan gurur duyarım:

V = I x R

Yani işin Türkçesi akım, direncin az olduğu hattı tercih eder. Bunun da sebebi daha az enerji harcayacak olmasıdır. (Kirschoff, tamam sana da credit veririz. Bir sonraki yazıyı bekle.)

"Yahu kardeşim sen ne anlatıyorsun?" diyenler, şimdi işin en önemli kısmına geldik: Hangi sos seçeneğinin direnci daha yüksek?

Sen daha evvel hangisini daha çok tercih ettiysen, o sosun direnci daha düşüktür. Örneğin, hayatın boyunca tüm kalorilerine rağmen mayonezi tercih ettiysen, her bir mayonez tercih anın birbirine paralel bağlanarak sos tercihi direncini düşürür. Hiç tercih edilmeyen, şans verilmemiş ketçap ise orada öylece "atıl seçenek" olarak kalır. Buna neuroplasticity diyorlar. Bir düşünceyi ve eylemi ne kadar çok tekrarlarsak, o nedenle alışkanlığımız haline geliyor. Çünkü her seferinde daha az enerji harcıyor ve öğrenme sürecini tamamladıktan sonra tabir caizse robotlaşıyoruz.

Beynimizin gelişmeye başladığı ilk anlardan ölünceye dek (hatta bazı kaynaklara göre öldükten de sonra) zihnimizde karar vermeye ve yeni yollar yaratmaya devam ediyoruz. Anılarımızın, tercihlerimizin, öğrendiklerimizin oluşturduğu tüm bu yollar da akademik dünyada connectome olarak anılıyor. Bebekliğimizden ergenliğe dek gelişmekte olan, adeta plastik olan bu sistem biz büyüdükçe kendini öğrenmeye kapatıyor.

Günün sonunda, iyi bir haberim de var. Bu sistem kendini biz yaşlandıkça yavaşlatıyor olabilir, ancak alışkanlıklarımızı tersine çevirmemiz mümkün. Tek yapmamız gereken şey, bunun farkına varmak ve daha fazla enerji harcayarak, çaba sarf ederek beynimizde yeni ketçap yolları oluşturmak. Yeni şeyleri denemek, tekrar denemek ve tekrar...



Bu işleyişin farkına vardıktan sonra, insan ve dünya düzenine biraz daha bilimsel bir temelde anlam getirebildim. İnsanların kötü olduğunu bile bile alışkanlıklarından vazgeçememeleri, bazen çabalamak yerine kaçmayı tercih etmeleri, diyeti sürekli bozmaları... Hepsi zihinlerini "yormama" çabasından. Belki de asıl fark etmemiz gereken, bu otomatikleşmişliğin bizi yaşamın kendisinden kopardığıdır. Belki de bazen zor da olsa, tüm zorluklarına rağmen yaşamayı tercih etmemiz gerekmektedir.

Peki, şimdi yeniden sormak isterim: 

Hangi sosu seçtiğinize gerçekten kendiniz mi karar verdiniz? 


7 Nisan 2019 Pazar

Taze!
Yeşil!
Bahar!

Blogumun ismini seçerken son kelimeyi limon olarak seçmiştim. Ekşi, sert kabuklu bir meyve olmasına rağmen ne de güzel yakışıyor her şeye diye, pek severim. Akşamüstü çayını mutlaka limonlu içerim, sodamı da öyle. Kebaptan pilava, pek çok yemeğe de sıkarım. Hatta ve hatta kek yaparken, bir fiske limon suyu mutlaka koyarım. Deyiş vardır ya "keyfimize limon sıktın" diye, hiç sevmem. Ne güzel, uyandırdı sizi demek ki bu limon ekşilikle, yeni, taptaze bir fikirle belki! Kaçıyoruz hemen yeniliklerden, değişimden. Kaçmayalım!



Ben hayatım boyunca yenilikten kaçmanın tam aksi yönde oldum. Mühendislik okudum, ama arkeolojik kazılara da katıldım. İlk iş deneyimim sigorta sektöründe oldu -fiziki elektrik sigortası değil, bildiğiniz hayat sigortası... Gitar da çaldım, dans da ettim, yoga da yaptım... "Bir alanda uzmanlaşma" fikrini hayatta başaranlara hep saygı duydum, ama hep çok yönlülükten yanaydım. Böyle olmaya da devam edeceğim gibi görünüyor.

Geçmiş deneyimlerimiz bugün kim olduğumuzu belirliyor. Bazen o kadar emin bir önsezi ile yaklaşıyoruz ki hadiselere, kendinden eminliğimize bizler bile şaşırıyoruz. Çünkü öğreniyoruz ve öğretmeli, öğrenmeliyiz. Hayat milyonlarca farklı yoldan oluşan bir yolculuksa eğer, bizim seçtiğimiz yollardan geçmeyenlere kendi yolculuğumuzu anlatmak, geçmediğimiz yollardan geçenlerden birbirinden güzel yol hikayeleri dinlemek konusunda iştahımızı hep açık tutmalı, iştahımız kaçtığı noktada limonu sıkıp lezzetli bir kıvama getirmeliyiz öykümüzü.  


Eski yazılarıma şöyle bir göz attım, her bahar içim kıpırdanmış, daha çok üretmişim. Ben hep baharda çiçeklenen yolları seçmişim anlatmak için. Ya sen? Sen hangi yolları seçtin, hangi yokuşlarda tıkandın, hangi virajları alamadın, hangi orman yolunda tek başına ıssızlıkta kaldın? Keşfetmeye, öğrenmeye açık olmak için neleri taşıdın yanında, fazlalıklarından kurtuldun mu, yoksa hala taşıyor musun ağırlıklarını?

Hadi hepsini anlat ve bu bahar hiç gitmediğin yollardan geç. Göreceksin, merakın da iştahın da kabaracak gün geçtikçe. Korkacaksın iliklerine kadar, ama anlayacaksın ki bilmediklerini keşfettiğin her an azalacak korkun. Dönüşecek yeni umutlara, heyecanlara...

Güzel bir bahar, kıpır kıpır yeni heyecanlar diliyorum!



"You can cut all the flowers, but you cannot keep spring from coming!"
-Pablo Neruda


11 Ocak 2018 Perşembe

Zihnimizdeki Portre: Dorian Gray



'Şüphe, imanın başlangıcıdır.' - Dorian Gray, Oscar Wilde 

Ne kadar da düşündüğümüzün ters yönüne bir önerme, öyle değil mi? Şüphelendikçe, inancımızdan uzaklaştığımızı düşünürüz. Acaba, sanki, ama... Bütün bağlaçlar da hizmet eder; kemirdikçe kemirir içimizi düşünceler. Biz de inancımızı kaybetmeye daha yakınlaştığımızı, her bir düşünce bir yenisini doğurdukça kontrolü kaybettiğimizi hissederiz.

Kaybolur muyuz? Yoksa, bütün düşünceleri Hansel ve Gratel'in hikayesindeki gibi arkamızda bırakır mıyız geri dönüşte yolumuzu bulalım diye, ipucu olarak? Bir düşünsenize, haksız mı Dorian Gray?

Hayat sonsuz ihtimallerden ve seçimlerden oluşur. Bir ihtimali mümkün kıldığımızda ve onu yaşarken bulduğumuzda kendimizi, örneğin aşık olduğumuzda, geri kalan tüm ihtimalleri bir an için unuturuz. Yalnız kalmak, terk edilmek, aldatılmak, aldatmak... Ancak bu ihtimaller hayatın kendi oluşunda varlığını sürdürür. 

Bazen öyle anlar gelir ki, güven duygumuzun da önüne geçer, sahneyi teslim alır, sorular sorar, sorgular yapar şüphe.

Peki o zaman ufak bir şüphe duygusu, tüm ihtimaller gerçekleşebileceği için mi vardır; yoksa olası tüm ihtimalleri yok etme arzusundan mı doğar?

Zihninizin sesini iyi dinlerseniz, bu sinsi ve kuvvetli duygunun aslında sizi korumak için var olduğunu duyabilirsiniz. 

Gönlünüzün ve aklınızın hep aynı yönü göstermesi dileği ile...

11 Temmuz 2017 Salı

Kadın Olmak


Duştan çıkıp giyinirken telefonuna Güneş'ten üç mesaj daha geldiğini gördü Defne.

"Babam bu şarkıyı dinleyip demlenirken, özellikle 'Ela gözlerinde menevişler var/Kor gibi dudaklar ve kızıl saçlar' sözlerinde efkarlanırmış. Zavallı annem de onun eskiden kızıl saçlı bir kadına aşık olup, onu hâlâ unutamadığını düşünerek gizli gizli ağlarmış."

"Çocukken annemin neden kumral saçlarını hep kızıla boyadığını anlamazdım. Babam vefat ettikten sonra bir gün bana ve ablama bunu açıkladığında önce güldük, ama annemin ölmüş kocasının arkasından bile hâlâ acı çektiğini görünce sustuk. Annem hâlâ saçlarını kızıla boyatır."

"Bir erkeğin sevdiği şarkıyla bile kendisini seven kadını yaralayabileceğini işte o zaman dehşet içinde anlamıştım. Aynı şey bir erkeğin başına gelseydi, bu şüphe gizli kalmaz, sızı yerini öfkeye bırakır, belki ayrılma nedeni olurdu. Neyse ki ben hakiki kızıl saçlı bir kadına rastladım da durumu kurtardım!"

(...)*

Kadınlığı keşfetmek ve dişil enerji hakkında uzunca düşündürdü beni bu satırlar. Toplumsal cinsiyet rollerinden bağımsız olarak, tamamen dişil enerjiye odaklanarak düşündüm. İster bir kadın vücudunda kadın olsun, ister bir erkek vücudunda; bu enerjiyi hisseden ve yaşayan canlılar hayata can verme enerjisiyle doğmuşlar. Renk katma, güzeli görme, iyileştirme, bakım verme... Ruh ve zihnen bu enerjiyle donatılmışlar. Yaratılışın içinde, bir de kusurları olmuş: hassasiyet.

Bu ne bir ruhsal rahatsızlıktır, ne de bir duygu durum bozukluğu. Bu varoluş gereği kadının kendini içinde bulduğu bir davranış biçimi. Muhtemelen, baba yalnızca şarkının tınısından etkileniyor, mırıldanmak hoşuna gidiyordu. Hatta makamı gereği, içini bir efkar kaplıyordu. Ya da odaklandığı şey, hayalindeki kızıl saçlı eski sevgili değildi. Yalnızca sanatçının efkarıyla bir empati kuruyordu belki de... Ama anne, bunu sormaya bile cesaret etmeksizin saçlarını kızıla boyattı ve baba bunu belki hiç fark etmedi.

Annenin gönlü yorgun, içinde bir sızı var. Ama dünyanın bundan haberi olmamış. O sızıyla yaşamış, üretmiş, değişmiş. Babaysa bu sızıyı görmemiş. Görse, bilse, müsaade eder miydi dersiniz? Temennim, eril enerjiye olan inancımdan ötürü bu sızıyı sarıp sarmalayıp güven içinde eşini bağrına basması yönünde. Ama yıllar geçmiş, baba göçüp gitmiş...

Dişil ve eril enerjinin tam meridyen noktasında bir boşluk doğmuş işte.

Boşluğu dolduran da dil olsa, muhabbet olsa, yorgunluk, küslük kalır mıydı sizce?

Bu enerji boşluklarını doldurmadıkça, aksine içine girip kaybolmuyor muyuz konuşmadıkça?


Kaybolmayalım.

Yolumuzu hep, birbirimizden kuvvet alarak bulalım.

Muhabbetimiz, sevdamız bol; gönüllerimiz hep bir olsun.






*Toprak, Buket Uzuner, sf. 401