11 Temmuz 2017 Salı

Kadın Olmak


Duştan çıkıp giyinirken telefonuna Güneş'ten üç mesaj daha geldiğini gördü Defne.

"Babam bu şarkıyı dinleyip demlenirken, özellikle 'Ela gözlerinde menevişler var/Kor gibi dudaklar ve kızıl saçlar' sözlerinde efkarlanırmış. Zavallı annem de onun eskiden kızıl saçlı bir kadına aşık olup, onu hâlâ unutamadığını düşünerek gizli gizli ağlarmış."

"Çocukken annemin neden kumral saçlarını hep kızıla boyadığını anlamazdım. Babam vefat ettikten sonra bir gün bana ve ablama bunu açıkladığında önce güldük, ama annemin ölmüş kocasının arkasından bile hâlâ acı çektiğini görünce sustuk. Annem hâlâ saçlarını kızıla boyatır."

"Bir erkeğin sevdiği şarkıyla bile kendisini seven kadını yaralayabileceğini işte o zaman dehşet içinde anlamıştım. Aynı şey bir erkeğin başına gelseydi, bu şüphe gizli kalmaz, sızı yerini öfkeye bırakır, belki ayrılma nedeni olurdu. Neyse ki ben hakiki kızıl saçlı bir kadına rastladım da durumu kurtardım!"

(...)*

Kadınlığı keşfetmek ve dişil enerji hakkında uzunca düşündürdü beni bu satırlar. Toplumsal cinsiyet rollerinden bağımsız olarak, tamamen dişil enerjiye odaklanarak düşündüm. İster bir kadın vücudunda kadın olsun, ister bir erkek vücudunda; bu enerjiyi hisseden ve yaşayan canlılar hayata can verme enerjisiyle doğmuşlar. Renk katma, güzeli görme, iyileştirme, bakım verme... Ruh ve zihnen bu enerjiyle donatılmışlar. Yaratılışın içinde, bir de kusurları olmuş: hassasiyet.

Bu ne bir ruhsal rahatsızlıktır, ne de bir duygu durum bozukluğu. Bu varoluş gereği kadının kendini içinde bulduğu bir davranış biçimi. Muhtemelen, baba yalnızca şarkının tınısından etkileniyor, mırıldanmak hoşuna gidiyordu. Hatta makamı gereği, içini bir efkar kaplıyordu. Ya da odaklandığı şey, hayalindeki kızıl saçlı eski sevgili değildi. Yalnızca sanatçının efkarıyla bir empati kuruyordu belki de... Ama anne, bunu sormaya bile cesaret etmeksizin saçlarını kızıla boyattı ve baba bunu belki hiç fark etmedi.

Annenin gönlü yorgun, içinde bir sızı var. Ama dünyanın bundan haberi olmamış. O sızıyla yaşamış, üretmiş, değişmiş. Babaysa bu sızıyı görmemiş. Görse, bilse, müsaade eder miydi dersiniz? Temennim, eril enerjiye olan inancımdan ötürü bu sızıyı sarıp sarmalayıp güven içinde eşini bağrına basması yönünde. Ama yıllar geçmiş, baba göçüp gitmiş...

Dişil ve eril enerjinin tam meridyen noktasında bir boşluk doğmuş işte.

Boşluğu dolduran da dil olsa, muhabbet olsa, yorgunluk, küslük kalır mıydı sizce?

Bu enerji boşluklarını doldurmadıkça, aksine içine girip kaybolmuyor muyuz konuşmadıkça?


Kaybolmayalım.

Yolumuzu hep, birbirimizden kuvvet alarak bulalım.

Muhabbetimiz, sevdamız bol; gönüllerimiz hep bir olsun.






*Toprak, Buket Uzuner, sf. 401



4 Mart 2017 Cumartesi

Aç Gözlerini

Hayat Whatsapp'tan ibaret değil. Belki Blogspot'tan ibarettir, kim bilir. Ama kafamızı kaldırmaya, baharın geldiğini fark etmeye ihtiyacımız var. Bütün bağlarımızdan, bağlılıklarımızdan kopalım haydi. Kendimizi doğaya ve dünyanın güzelliklerine adayalım.
Yazasım kaçtı. Hangi doğa, diye düşündüm içimden. İşte bana bunu siz sattınız ve ben de bir güzel satın aldım. Olumsuz düşünce, insanı her yerde buluyor. Her umudunu, her ümitvar düşüncesini yok ediyor bir girdaba sokup. 
Eğer kendinizi ruhsal bir çöküntüde hissediyorsanız, hayatınıza aldığınız insanları bir analiz edin. Hayallerinizi, ümitlerinizi paylaştığınızda size sarılıyorlar mı? Bu retorik soruyu da aldı içine o girdap değil mi? Ne zaman bu kadar kötümser olduk? Ne zaman meşru oldu hayatı sevmemek? Ne zaman önem kazandı iyilik uğruna hayal kurmamak, mücadele etmemek?
Hangi doğa, demişken... Güneş vaz mı geçecek doğmaktan sizin dünyanız karanlık diye? Cemreler düşmeyecek, bahar gelmeyecek mi? Deniz çağırmayacak mı yazın sıcağında?
Vazgeçme... Sen de vazgeçme dostum, şu güzelim hayatın içinde var olmaktan. Bu bedbahtlığa, bu karanlığa ve kötülüğe teslim olma.
Tek isyanım budur. Tek öfkem. 
Hizmet etme karanlığa, ruhunu ışıldat. Aydınlat. Yoksa bir anlamın kalmayacak. Yokluğa teslim, kurumuş bir omurilik sahibi olacaksın. Hiç bahar gelmeyecek bahçene, evine. Yok olup gideceksin.
Zihnindeki o güzel ışıktan tutsan, yeter. 
Hayat Whatsapp'tan ibaret değil. İkinci cemre, suya düştü.

27 Kasım 2016 Pazar

Müjdat: 1, Nietzsche:0!

Birkaç saat evvel, içinde bir sürü tonton ihtiyarın olduğu bir rüyanın içindeydim. Baskı yok, stres yok, özensizlik yok... Ne kötüye ne de yokluğa dair bir şey var. Her şey, iyinin ve güzelin etrafında dönüyor. Gösterişten uzak, abartılı sözler ve mübalağadan çok daha uzak bir yerdeydim. Eskinin kumpanyası tadında, şu çok özlediğimiz samimiyetin tam içinde: Sevgi Müzikali'nde.



Başroldeki iki koca çınar; Ayşen Gruda ve Müjdat Gezen, umudun ne olduğunu yeniden hatırlattılar bana. O eskimiş vücutlarının içinde hiç yaşlanmayan o muazzam ruhlarını, aşklarını, sevgiye duydukları hasret ve özlemi o kadar düzgün bir şekilde ifade ediyorlar ki... Sanırsın Sokrates 21. yüzyılda yeniden doğmuş da ikisinin vücuduna girmiş!

Sevgi, emek, bağ, kuvvet, dostluk... Anlamını unuttuğumuz, hissetmeye hasret kaldığımız ne kadar kavram varsa bu akşam sahnede seyrettim. Hem de öyle aman aman bir sahne de değil, Kadıköy'deki küçücük Müjdat Gezen Tiyatrosu'nda. Hem de öyle aman aman imkanlarla, gösterişli kostüm ve dekorlarla da değil, inanılmaz bilinmedik bir senaryoyla da... Bütün hadise, insanı insana anlatan kişilerin, sanatçılığı yalnızca meslek olarak görmemesi.

Sözüm sana meymenetsiz herif.

İnsanı insana anlatma derdi olan kişilerin yazılarında, oyunlarında ve türlü eserlerinde korkmadan, usanmadan umudu aşılaması kadar muazzam bir şey yok. İnsan zaten karanlığa, karamsarlığa kapılmaya epey müsait bir varlıkken, insanı gülümsetmek, ağlatmaktan çok daha zorken; karanlık ve bedbaht hikayeler türetip nesillere aktarmak bir beceri değil. Asıl beceri, ruhun en derinine dokunmak. Ki bunu da gayet mükemmel yapan koca tontonları izledikten sonra, artık sırtım yere gelmez. Bıkmadan, usanmadan yürüyeceğim bu yolda.

Salondaki o hala hayata bağlılıkları devam eden, tiyatroya çiçek gibi hazırlanıp gelen tonton ihtiyarların arasında bu deneyimi yaşamak da paha biçilemezdi. Özenip, bezenip, o kırışmış buruşmuş ciltleriyle umudun peşinde koştuklarını gördükten sonra, daha ne denebilir ki...



Kazanan takımı alkışlıyoruz!



İyi ki varsınız!

17 Eylül 2016 Cumartesi

Bayram Şekeri

Dolunaymış, Venüsmüş, yok efendim Ay tutulmuş nefesler kesilmiş! Her ne olduysa, şu birkaç günde kafamın içinde dolanıp duran çok sayıda duygu ve düşünce bir araya gelip çıkış noktası bulmaya başladı. Bazen kendimi odamı düzene sokmak isterken buldum, bazense yatağımın üstünde uzanıp öyle saatlerce hayal kurarken. Hayır efendim, bunların hiçbirinin sebebi gezegenlerin hareketi değildi; yalnızca internet paketim bitmiş ve sosyal medyadan biraz olsun uzaklaşma şansı elde etmiştim o kadar! İnanılmaz bir deneyim, ruhum bir bebek poposu kadar yumuşadı inanın ki...   
Kendime ayırdığım bu minik vakitlerde insanları düşündüm; sevdiklerimi ve hayatıma bugüne kadar girip çıkan diğerlerini... Anlamsız bir çabayla kendimi yorduğum ve telaş içinde herkesi mutlu etmeye gücümün olduğuna inandığım o günleri anımsadım. Sonrası içsel kahkahalara eşlik eden minik delilik halleri... Kimseyi kendi küçük dünyamda ötekileştirmediğim sürece kendime verdiğim zararı da düşündüm. Esas delilik insanları memnun etmek uğruna kendinden vazgeçmek mi, yoksa bu hatanın geride kaldığına memnun olmak mı dersiniz? Ah keşke yapabilsek, keşke herkesi varlığımıza memnun edecek bir sihirli değnek olsa elimizde. Ancak gelin görün ki en kutsal varlık olan Tanrı dahi pek çok memnuniyetsiz insanoğlu topluyor etrafında. İnsanoğlunun etkileme gücü nereye kadar gidebilir? Eh, öyleyse bazen birkaç tahta eksiltmenin zihinsel dengeyi kurmada faydası olsa gerek. Jenga gibi düşünün.
Deneyimler, yaşanmışlıklar ve öğrenilenlere binlerce şükür olsun. Büyümek sancılı evet, ancak ürünleri keyifli olan bir evreler zinciri. Asla da bitmesin, düşe kalka öğrenelim her şeyi. Kirlenelim, sonra temiz kalmanın ne demek olduğunu anlayalım. Ağlayalım, sonra bitsin gözyaşlarımız ve bir damlasının bile anlamının ne denli büyük olduğunu hissedelim. Kaslarımız geliştikçe gelişsin, manevra kabiliyetimiz arttıkça artsın.
Yeter ki hamlaşmayalım, bu zihinsel egzersizler bir yaşam biçimi haline gelsin. Buna da en çok Aristo mutlu olsun.


Nice mutlu bayramlara!

8 Temmuz 2016 Cuma

Under Construction: Taze Yeşil bir Limon

İlhamın ne zaman geleceği belli olmuyor. Sanki insanın zihni ayrı bir form buluyor kendi bedeni dışında da, geliyor parmakları çeke çeke insanı yazmaya iteliyor. Bu acayip bir şey… O an bir sınır oluyor dışarıdaki dünya ve vücut arasında; ten dışında bir sınır. Zihinden bir zırh mı demeli, ne demeli bilemiyorum. Büyük yazarların, şairlerin o sınırda günler, gecelerce belki de hayat boyunca yaşadığını zannediyorum.

Genellikle de bu yazma itici kuvveti olarak tabir edilen dürtü, insan analitiğinin en yoğun çalışması gereken zamanlarda ortaya çıkıyor. Örneğin, bir projenin sonuna yaklaşırken, sınav döneminin en yoğun anlarında ya da bir ödevi yetiştirmek için 20 dakika kaldığında… Bütün bu mantıksal, gündelik koşuşturmacalar en hararetli hâlini almışken, içeriden bir dürtü ses veriyor: ‘beni yaz’. Çoğu zaman da uyumak ve uyumamak arasında gidilen o süreçte… Yataktan da çıkamazsın, düşünmekten gözlerini de kapayamazsın.

Öyle arada kalıyor insan işte çoğu zaman. Yakaladığındaysa o anlardan bir tanesini ufak bir not kağıdına, telefonuna ya da şanslıysan uzun süreli hafızana; o zaman biriktirmeye başlıyorsun işte küçük pokemonlarını. 
Yaz tatili, bu anlamda en kuru ve fakir zamanlardır benim için. Çünkü ne analitik manada, ne de duygusal manada bir koşuşturmacam vardır bedenimde. Boştur zihnim, değilse de alenen boşalmak istemiştir, yeniden başlatılmıştır. Güncellemeye hazırlanıyordur. Unutmuştur.

Unutmaksa en büyük özgürlük… İnsana verilmiş en büyük kabiliyetlerden biri. Çok sevdiğim şarkı yazarı ve vokali Jason Mraz’ın benim için çok anlam ifade eden o sözlerinde söylediği gibi ‘tazeliği vurgulamak’ bir özgür ruhun en temel prensibi olsa gerek. Hatırlama&unutma siklusu çevresinde yaşanan bir hayat boyunca, en çok da hatırlama ve unutma anlarından besleniyoruz. Arada kalan zamanlarsa, işte tazeliklere yer açtığımız verimli araziler. Bünyedeki bütün duygulardan sulama sistemi ve gübreleme… İşte orada bir şeyler yeşeriyor, oralar eskiden dutluk olan, şimdilerdeyse parklar bahçeler (hayır AVM veya rezidans değil) olan bir yere dönüşüyor. Oksijen! Taptaze nefes!

Geçtiğimiz yıl, bana kimlerin nelerin ‘beni yaz’ dediğini maalesef ki unutmuş bulunuyorum. Bu da bana hayatımın en değişken zamanı olan mezuniyet zamanımda bahşedilmiş güzel bir armağan olsa gerek. Tamamdır, unutabilirsin, şimdilik müsaade var. Yalnız, bağlı bulunduğunuz bankaların hiçbir zaman peşinizi bırakmadığını bilirsiniz ya hani, bu da öyle bir şey. Vadesiz hesabımı kapattığımı zannederken ben, şimdi bir de baktım ki, uçsuz bucaksız yatırımlar peşinde bir küçük ölçekli işletme olmuş zihnim. Bırakmıyor. Borsayı takip etmemi, lugatı daha iyi öğrenmemi ve çeşitli enflasyon ve deflasyonlara ayak uydurabilmemi istiyor artık benden. Yalnızca harçlıklarımı sakladığım bir kumbara olmaktan çıktı bu oluşum benim için. 
Ah, sevgili okuyucularım, yani anlayacağınız üzere, bir kabuk değiştirme evresini daha geride bırakıyor, sizlerle daha da bambaşka lezzetlerde buluşmayı umuyorum. Kalem&kağıtla ilişkimizin bol, telefonlarımız kadar insanoğlu ruhuna da dokunduğumuz, akşam serini ve günbatımı dolu, deniz sonrası rehaveti kadar dinlenmiş ve insanın içine tazelik veren çilekler gibi koktuğumuz bir yaz diliyorum.

Esenlikler dilerim… 

21 Şubat 2016 Pazar

Havaya Düşer

Uzun zaman oldu.
İçimde sevgi kırıntıları, 
Tane tane izah etmek istediğim cümleler,
Kırık dökük kelimeler...
Gözlerimi nemlendirir
Aklıma gelen o gülüşler...

Merhaba,
Desem... 
Bana senden zarar gelmez diye
Bir selam versem.

Nasılsın,
Sorsam...
Aynı kahve kokusuyla
Aynı kediyi severken.

Yastığımda tanıdık ıslak izler,
Kaç zamandır benimleler...
Bir bilsen.



20 Aralık 2015 Pazar

Modern Zamanlar Kumpanyası

Carrie Bradshaw'un askerleri olarak, kadının fendini kalemimize pelesenk edip günümüz ilişkilerine bir göz atmak bizim asli görevimiz değildir de nedir! 
Modern zamanlarda aşk dıpdıdırıın mıdııır? diye sormuş Nil Karaibrahimgil. Sizce bu mudur?
Benim başıma gelenler, karakterler değişse de hep aynı hikaye... 
Haydi hepimize tanıdık gelen şu modern zaman öyküsünü yeniden, detaylıca inceleyelim:

Bir partide tanıştılar, yani iki yabancı, gecenin içinde... Merak ve heyecan dorukta... Sohbet, muhabbet, gülüşmeler...
Fakat muhabbetin baldan tatlı noktasında, mekandan ayrılmaları icap etti. Süreyya başına geleceklerden bihaber, uykuya daldı... 
Ertesi sabah, telefonu çaldı. Arayan Ekrem'di. Bir görüşmek, muhallebi yemek istiyordu. Süreyya heyecanlandı...
İşlerini erkenden halledip sözleştikleri muhallebiciye gitti. Peder ve valideler hakkında da konuşulduktan sonra, Süreyya tam hayalindeki düğün pastasını müstakbel zevcine anlatacaktı ki, Ekrem patlattı bombayı:
"Kuzum, kaç kurtar kendini... Yarın ilk uçakla ülkeyi terk edeceğim. Şu an sadece hovardalık peşindeyim." (Not: hovardalık kelimesi kullanılırken hiçbir Yeşilçam aktristine zarar verilmemiştir.)
Yani demek istiyordu ki: 
'So what can I do I really beg you my Lord
To me is flirting it's just like sport, anything fly!'
Süreyya duyduklarının şokunu atlatamamıştı belki ama, altta kalır mı hiç, yapıştırdı cevabı:

'That's right! Hit the road Jack, and don't cha come back no more!'

Sonra Süreyya eve gitti, yüzüne soğuk bir su çarptıktan sonra aynaya baktı: 

"Who needs a heart when a heart can be broken?"

Kendi hikayelerimizde hepimizin sonunu farklı getirdiğini sandığı; ama nasıl oluyorsa aynı noktaya vardığımız bir yerdeyiz şimdi. Bu noktadan sonrasınıysa, şansımız mı yoksa kaderimiz mi belirliyor, çözemedim henüz.

Ama her ne ise, şu yeni gelen yılda beni bulmasını çok istiyorum. 

Haydi, 

gel artık...