3 Ekim 2021 Pazar

Bunları Boşver, Ne Haber Aşktan?

*Son 3 yılda arkadaş çevremde iki kişiden biri Avrupa'ya eğitim ya da iş sebebiyle göç etti. Kalanların içindeki iki kişiden birinin de gitmek için plan yaptığını düşünürsek, gerçekten burada kalan butik bir Y jenerasyonu olacağız gibi. 

*Merkür retrosu diye bir şeyin olmadığına kanaat getirdim. Merkür retrosu sandığımız şey, aslında radyoların dönem dönem bize eski günlerinizi hatırlatan şarkılar çalıp, reklamların eski maskotlarını yeniden şekillendirmesi ve sizin çocukluğunuzu hatırlamanız, eskiden sevdiğiniz bir sanatçının yeni bi dizi çalışmasında sakallarının ağarmış olmasını görmeniz ve size hatırlattıkları... Ne bileyim... Toplumu gezegenlerden çok sözlü, görsel, sosyal medyanın etkilediğini hepimiz idrak ettik herhalde artık. He, bu radyoculara bu gazı Merkür mü, mevsim geçişi mi veriyor, işte onu bilmiyorum.

*Sevgili Teams toplantısından Teams toplantısına koşan okuyucum, şu görsele iyi bak. Ara vermeden yaptığın iki toplantıdan sonra beynin cortluyor. Bir deney yapmışlar. Bir beyaz yaka grubu her toplantı arasında 10 dakika ara vermiş, diğer grup hiç mola vermeden art arda toplantılara girmiş. Beyin dalgalarını incelemek için yaptıkları EEG çekimleri sonucunda, hiç ara vermeyen grubun daha fazla beta dalgası yaydığı tespit edilmiş. Beta dalgası da, Metin Hara okuyucuları el kaldırsın, beynimizde stres, anksiyete ve konsantrasyon bozukluğu ile ilgili dalga. Hani uzun bir günün ardından duvara boş bakıyorsun ya, heh o. Ara ver lütfen. 


*Bunun üzerine düşününce de aklıma Durkheim geldi. Emile Durkheim amcamız, İntihar isimli ünlü kitabın yazarı olan bir sosyolog. Der ki, intihar psikolojik değil; toplumsal bir hadisedir. Bunu da verilere dayalı olarak ispatlar: Sanayii Devrimi'nden sonra toplumda görülen intihar vakası sayısında göz ardı edilemeyecek derecede yükseliş vardır. Ne kadar tüyler ürpertici...


*Peki neden? Bunu da araştırmış Durkheim amca. Sanayii Devrimi'nden evvel insanları bir araya getiren konular daha çok insani değerler odaklı iken, yani insanlar din, aile birliği, vatanseverlik, gibi duygulara direk hitap eden değerler üzerinden bağ kurar iken ve kendi için çizili olan hayatı yaşar iken, bireyleşme ile herkes istediği mesleği, kıyafeti, eşi ve hatta dini seçebilir hâle geldiğinde, insanlığı ortaklaştıran değerler markalar ve teknoloji ile yer değiştirmiş durumda. Yani biz insanoğlu sanayii toplumu olmadan önce birbirimize insani değerler üzerinden benzemeye çalışmak ve toplumda yer edinmeye gayret ederken; şu anda katma değerimizin sonucunu direk göremediğimiz işlerde çalıştığımız, bireysel olarak ne kadar farklılaşırsak o kadar iyi hissettiğimiz bir belirsizlik içerisindeyiz. Cidden kendi kendimize doğamıza ve maneviyatımıza ters bir dünya içerisinde yaşamaya çalışırken, bir de ekonomik sıkıntılar çekmeye başlar isek... Gerçekten üzücü. 

*Depresyon tedavisi olan bir rahatsızlık, bu çok doğru. Ancak depresyonun da kök sebebi dedike bir şekilde yaratılan bu sanal dünyadaki başarılara kendimizi çok kaptırmamız diyor Durkheim amca. Ver elini öpeyim amca.

*Geçtiğimiz haftalarda bütün yaz hayalini kurduğum Efes antik kent gezimizde şunu düşündüm: Antik Yunan, Roma, Hitit, Sümer... Hangi toplum olur ise olsun, ortak değerler ve inançlar mitoloji ile eşleşmiş durumda. Her Antik Yunan kentinde muhakkak sizi karşılayan bir Athena, Herkül, Artemis heykeli, Zeus sunağı, hangi değere ihtiyaç var ise onu sembolize eden tanrıya adanmış bir sunak ya da heykel, bulunur. Bu tüm insanlık için ortak, manevi birleşme noktasıdır, ibadet için kullanılmasını ayrı tutuyorum. Ortak değer olarak, Sokrates heykeli bulundurur mesela aristokrat aileler evlerinin bir köşesinde. Bu her yerde aynıdır. Şimdi ise, global köyümüzde bizi birleştiren, manevi anlamda buluşturan, evimizde hissettiren heykeller neler diye düşününce, aklıma kocaman bir Starbucks logosu geliyor. Sizin ilk olarak neresi geldi aklınıza? 




*İşte bu da böyle bir brain dump köşemiz idi. Yine uzunca bir ara vermişim, ama haftanın kitap & tadımlık musikisini buraya bırakmadan gitmem. 

Haftanın Kitabı: Madeline Miller - Ben Kirke (Yaz tatilimde okurum diye yanıma aldığım, plaj çantamda bir oraya bir buraya gidip gelen emektar kitabım, biriniz alın okuyun da motive olayım okumak için tekrar. Mitolojiye ilgisi olan herkese tavsiyemdir zaten, ben vakit yaratamadığım için okuyamadım bir türlü)



Haftanın Şarkısı: Ege Çubukçu & Pandami Music - Aşktan Ne Haber (Müthiş cover ve mix'leri ile Pandami Music telif problemleri nedeniyle video yayınlayamıyordu ne zamandır. 'Yaz Geldi' ve 'Hey DJ' ile çocukluğumuzun Ege Çubukçu'sunu özlemişiz yahu. Bayıldım. Hikayesiyle dinleyiniz. 



Sevgiyle!



18 Haziran 2021 Cuma

Sürdürülebilirtiyor muyuz?

*Aşılarımızı oluyoruz. O tünelin ucundaki ışık hissi bile iyi geldi sanırım hepimize. 2022 yılında ofislere geri döndüğümüz, sosyal mesafenin azaldığı, kendimize yeni normaller uydurmadığımız ve eski normalimize geri döndüğümüz bir yıl olacağa benziyor. Ama acaba bununla bitecek mi? Harap olmuş bir sistem yüzünden gezegenimizi mahvettiğimiz için yeni salgınlar, kuraklık, vb çevre felaketleri peşimizi bırakacak mı? 

*Bireysel çabalar ile sürdürülebilir yaşama ne kadar katkımız oluyor, bilemiyorum. Ancak şuna eminim ki çevre için bireysel çabalarımızı yerine getirmemek gibi bir opsiyonumuz artık kalmadı. Benim bir tane daha müsilajlı deniz, bir tane daha plastik ile boğulmuş yunus, bir tane daha çöle dönmüş su havzası görecek mecalim kalmadı... Fakat bunlara üzülürken bugün ofiste fark ettim ki, gündelik hayatımda hâlâ karton bardak kullanmaya devam ediyorum. Ben bugün itibariyle termosuma geri dönüyorum. Bununla birlikte kendi kendime sürdürülebilirlik adına yaptıklarımı da paylaşayım. Sizin de eklemeleriniz olursa, ilerleyen günlerde eklemeye devam edelim: 

  • Bulaşıkları makineye koyarken sudan geçirmemeye çalışıyorum. Musluğu açık bıraktığımız her saniye yaklaşık 250 ml su tüketiyoruz. Bu da dakikada 14 litre demek, neredeyse bir damacana... 
  • Bir t-shirt üretmek için 250 gram pamuk ve bu pamuğu üretmek için de 2 bin litre su tüketiliyor. Yani 2 ton su! Bu gerçekle yüzleştikten sonra evdeki t-shirtlerimi saydım ve kendimden utandım. Alışveriş konusunda kendime sınır getirdim. 1 yıl boyunca kendime yeni t-shirt almayacağım. 
  • Poşetler... Yine de vazgeçemediğimi fark ettim. Bez çanta kullanmayanı dövdükleri şu dönemde üstelik.
  • Çamaşır makinesinde toz deterjan kullanma devri artık kapanmalı. Bizim evde yıllardır sıvı deterjan kullanılır, ancak yine de hatırlatmak istedim. 

*Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi'nin tahminlerine göre 2050 yılında dünya nüfusunun %70'i şehirlerde yaşayacak. Peki, bize yiyecek & içeceğimizi kimler üretecek? Yakın zamanda Enya Entegre Yaşam'ın "Balkonda Mini Bostan" atölyesine katılma imkanım oldu. Ben de bu vesile ile ata tohumlar ile salatalık ve domates ektim Nisan ayında balkonumuzda saksılara. Öğrendiğim tek şey: bir tohumun yolculuğu çok uzun ve çok meşakkatli! Sebzelerimi heyecanla bekliyorum... 

*Bağı bahçesi olan arkadaşlarım, organik atıklarınızı atmayın kompost, yani gübre, yapın! Aşağıda paylaştığım düzenek ile tüm organik atıklarınızı doldurarak kendi gübrenizi oluşturun. Verimli bir toprak için 1/3 oranında kompost muhakkak bulunmalı. 




*Yazımı bitirirken, permakültür, sürdürülebilirlik, vb konularda kendimi geliştirmeye ant içtiğimi belirtir ve sizlerle haftanın kitap & müziğini paylaşmak isterim: 


Haftanın Kitabı: Buket Uzuner - Su (Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları serisinin ilk kitabı. Türk-Şaman kültürü, eko & ego ilişkisi ile ilgilenenler için vazgeçilmez bir başucu kitabı)


Haftanın Şarkısı: Burçak Tarlası - Evrencan Gündüz (Evet, türkü gerçekten de burçak tarlasını konu alıyor. Evrencan Gündüz'ün Y jenerasyonu damak tadına çok yakışan yorumuyla dinlemelisiniz.)




Sevgiyle!

11 Haziran 2021 Cuma

Gordon Ramsay ve Sedat Peker bir gün bir bara gider...

*Uzun yıllar üstüne, koca evde kalma sürelerinde dahi elime almadığım gitarımı elime aldım. Kolay olsun dedim, Beatles'tan Let it Be patlatayım. Anacığım, kendimi bir dinledim ki, içimden sürekli ne kadar beceriksiz olduğumu ve artık istesem de bu yaştan sonra öğrenemeyeceğimi söyleyip duruyorum. Eh, ben böyle söylerken tabii ancak intro'yu çıkartabildim. Kardeşim Efe'ye sordum, nasıldı diye, gayet iyi dedi. Bana sorsanız: berbat derdim. Bize bunu yapan şu güzelim zihinlerimizi nasıl temizleyeceğiz arkadaşlar? İçimizdeki Gordon Ramsay kılıklı eleştirmeni nasıl susturacağız? 

*Gordon Ramsay demişken, bugün Kitchen Nightmares'den bir bölüm izledik de böylesine kendini beğenmiş bir ün edinmek nasıl bir his acaba? Bu işten milyonlar kazanınca tamam mı oluyor insan? Ben asla rahat edemezdim mesela. Ama sanıyorum içimi kritik ettiğim kadar dışımı kritik etsem, benden de bir Gordon Ramsay çıkar.


*Uzun yıllardır diş tedavim devam ediyor, iki tur ortodontik tedavi görmüş bir birey olarak bu ay umuyorum lamina kaplaması ile işin en estetik kısmını tamamlayacağım. Sizlerle de görselleri ve süreci paylaştığım ayrı bir yazı yayınlamayı kendime ödev aldım.

*Bu kendime ödev almak da bir kurumsal sözcük. Bana Kant'ın ahlaki ödevlerini hatırlatıyor. Aslında almasam almam, ama bakın kurumuma karşı ahlaklı bir birey olarak ödev alıyorum demiş oluyorsun. 5 yıllık kurumsal hayatımda muhakkak ben de kullanmışımdır, ama daha sade bir dil kullanmaya gayret ediyorum. Zaten kompleks olan konuları bir de süslü dille aktarıp kimseye eziyet çektirmeye hiçbirimizin hakkı yok bence. Sonuçta hiçbirimiz Suits'te oynamıyoruz.

*Az evvelki cümlede 'dil' yerine 'tatil' yazdım. Freudian slip'ler ve benim tatile ihtiyacım vardır.

*İtiraf etmek gerekirse garip bir şekilde çok merakla izlemekle birlikte, Sedat Peker videolarını çok anlamıyorum. Ancak, bir yandan anlamak zorunda olmadığımı düşünürken diğer yandan memleketimizde en azından intermediate bir siyaset bilgisinin şart olduğu gerçeği ile yüzleşiyorum. Bu konuda kendimi geliştirmeliyim. 

*Birkaç aydır yogada başımın üzerinde durma hareketini (Sirsasana) yapmaya gayret ediyorum. En sonunda başardım. Bu hareketin bana öğrettiklerini not etmek isterim:

    - Hemen başımın üstünde durmaya çalıştığım her seferinde sonuç hüsran oldu. Harekete önce yarım duruş ile başladım. Yeni çıkılan her yolculuğa bebek adımları ile başlamak gerekli.

    - Duvarda destek ile başladım elbette. Sonrasında duvardan kendimi ayırarak denemeler yaptım. En sonunda yapabildim, ancak sayısız kez takla atıp yere düştüm-hatta bir keresinde belimi incittim! Her şeyin bir zamanı var, eğer hazır hissetmiyorsam kendimi hiçbir şey için zorlamamalıyım. Başlayana kadar daha çok hazırlık yapmalıyım.

    - Hareketi şu anda yeniden yapmak istediğimde, her ne zaman 'çok istersem' ve kendimi 'aşırı' itersem, düştüm. Aksine her ne kadar 'olacaksa olur, olmayacaksa da boşver...' dediysem o zaman ayağa kalkabildim. İçindeki Gordon Ramsay seni mükemmele itmek için var elbette, ama sınırlarını zorlamasına müsaade etme. 

    - Son olarak, hareketi yeniden denediğim şu sıralar arkamda bir puf, duvar, tutan insan, vb olduğunda; oradan fiziksel kuvvet almasam dahi daha dik ve daha güzel duruşlar yapabiliyorum. Bu en büyük öğrenim bence, birlikten kuvvet doğuyor. Fiziksel olarak temasta olmasam dahi, o duvardan, ellerden manevi bir güç ve güven hissi doğuyor; konfor alanı her zaman kötü bir yer olmayabilir. 




*Ah, bir de şu 'zehirli pozitiflik', sürekli iyi olmak zorunda hissettiriliyoruz kendimizi sosyal mecralarda. Herkes konfor alanının dışında, start-up'ını kurmuş, bir yandan da her gün mutlu olmalı gibi. Bir de üstüne herkes de mutlu ve başarılı hallerini paylaşıyor bu mecralarda haliyle. O mutluluğa gelene kadar ne kadar gözyaşı döküldüğü, o başarıya gelene kadar kaç şirket batırıldığı... Bunlar bahis bile değil. Eh, dolayısıyla biz de her şeyi 'anında' yapılabilir zannederek, kendimiz deneyip de ilk seferde başaramayınca içimizdeki Gordon reis 'f*ck you a**hole!' diye çemkirmeye başlıyor. Ama baksanıza, benim belim kırılıyordu diyorum size basit bir yoga duruşunda, emek diye bir şey hala var ama görünmez oldu maalesef. Bunu birbirimize hatırlatmak boynumuzun borcu sevgili Y ve Z kuşakları, 40 yaş altı okuyucularım... Burayı tekrar okuyun lütfen... 

*Son olarak, blogumda bir temizlik yaptım bu yazıyı yayınlamadan evvel. Ki birkaç yıl önce de temizlik yapmıştım; bazı 'çocukça' yazılarımı sildiğimi düşünüyordum. Şimdi de sildim, bolca Jason Mraz sildim. Buradan kendisine seslenmek istiyorum, o son live konser ile beni çok üzdü. O son albüm olmuş mu be abi... Bir de dünya para verdim live izleyeceğiz sonra chat yapacağız diye, meğer önceden kayıtmış! Süslü Jaasoonn... Tek ayak üstü cezası sana yoklamada haftaya sa-ya-cam!




25 Mart 2020 Çarşamba

Yeni Bir Çağın Açılışına Şahitlik Etmek


Endişe, stres, korku... Şu anda içinde yaşadığımız belirsiz durumun yarattığı bu duyguları anlayabiliyor ve paylaşıyorum. 
Bundan 3 ay evvel Şangay gezimiz hakkında buraya yazı yazmış, deneyimlerimi aktarmıştım. Şimdiyse Çin merkezli hayatımıza giren nanometre boyutundaki bir virüsün bana, bize hissettirdiklerini aktarmak istiyorum.

Hepsini bir kenara bırak bu duyguların. Dur ve bir saniyeliğine düşün. Bu virüs bize ne anlatmak istiyor olabilir? 

Hayat, bize kendimizi tanımamız için benzersiz fırsatlar sunar. Kendi akışında, kontrolümüz dışında birçok olay, döngü ve düzen yaratır. İşte, kendimizi tanımak için buradaki yansımamıza bakarız: ben ne hissediyorum, nasıl tepki veriyorum olan bitene? Bilinçdışımızı sanıyorum böyle tanırız. 

Şu anda kolektif olarak bilinçdışımızı tanıyoruz. Milyarlarca insan, evlerinde, kendileriyle baş başa, biraz "durmamız" için devletlerce sınırlandırmalar konmuş olarak durumu anlamaya çalışıyoruz. Sokağa çıkma yasağı ile İtalya'daki hava kirliliğinin azaldığına dikkat çekildi, kahverengi kanallarıyla meşhur Venedik'te kuğuların ve balıkların gezdiği görüntüler paylaşıldı, insanlar restoranlara akın edemediğinden gıda israfı azaldı, ailelerimizle, sevdiklerimizle vakit geçirir olduk, kendimize vakit ayırdık, yavaşladık, sevdiklerimizin sesini duymanın yarattığı hissi hatırladık... 

Very Common Good Strateji Müdürü Amy Sullivan Independent'a şöyle demiş: 
"Her inanç savaş, diaspora veya zulmün çetin koşulları altında dinlerini ayakta tutma zorluğuyla karşı karşıya kalmıştı ama hiçbir zaman hepsi aynı anda buna maruz kalmadı” 

Image result for pope and islam leader

Bugün okuduğum bir habere göre Prens Charles da bu virüse maruz kalmış. 

Image result for prince charles

Devletler birbirlerine ilaç, aşı, vb desteklerinde bulunuyorlar. Armani 4 hastane açtırıyor, Dolce & Gabbana Humanitas Universitesi ile işbirliği yaparak virüs ile ilgili bir araştırma projesini fonlayacağını açıkladı. Amazon, Google, Microsoft gibi teknoloji devleri de finansal desteğin yanında, veri analizi konusunda da destek veriyorlar. 

Image result for top 10 brands

Din, sosyoekonomik durum, ırk ayırmaksızın aynı tehlikeye karşı birleştik. Yani şu anda tüm insanlığın hayal ettiği o noktadayız: Biriz. 

Twitter'da sevdiğim bir hesabın paylaştığı bir tweet ile bitirmek istiyorum:

Veba, feodalitenin sonunu getirmişti. Corona da kapitalizmin sonunu getirebilir mi? 



Kaynaklar:


1 Kasım 2019 Cuma

Doğu'dan Yükselen Güç: Çin'in Kalbi Şangay'dan Notlar

Efendim geçtiğimiz hafta Sabancı Yönetim Bilimleri Akademisi ve Shanghai University MBA Center işbirliği ile bir hafta süren Şangay gezimizdeydik. İlk uzun uçuşum ve Avrupa dışında farklı bir kültüre ilk şahit oluşum olduğundan, bu gezimi yazıya dökerek sizlerle paylaşmak istedim. Umarım beğenirsiniz, haydi başlayalım!



Özetle Çin: Demografik Bilgiler:

  • 1.4 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi. Dünyanın %19'unu Çin vatandaşları olşturuyor. 
  • Dünya ekonomisinde GSMH bazında Amerika'dan sonra ikinci dev ekonomi... Dünya ekonomisinin yaklaşık %15'ini oluşturuyor. Ekonomileri her yıl %10 büyümeye devam ediyor. Böyle giderse 2020'de dünyanın en büyük ekonomisi olacakları konuşuluyor.
  • Şangay'da market fiyatları İstanbul ile kıyaslandığında gıda, giyim gibi ürünler %50 daha pahalı. Örneğin 13 TL'lik bir Starbucks - Latte kahve Şangay'da 26 RMB yani yaklaşık 20 TL'ye tekabül ediyor. 
  • Dünyanın en zengin kömür kaynaklarına sahipler. Bu nedenle de hava kirliliği oldukça fazla. Sokakta insanların maskeyle gezen görüntüleri bir müddet sonra normalleşiyor. 
  • Ticaret Savaşı en temelinde kişisel verilerin siber savaşı. Ülkede Whatsapp, Facebook, Twitter, Instagram, UBER ya da aklınıza gelecek Çin dışı tüm dijital platformlarına erişim engellenmiş durumda. Elbette VPN ile erişim mümkün, ancak bu platformlara ihtiyaç duyan vatandaş sayısı oldukça az. 
  • Bu platformların yerini WeChat, DiDi gibi yerli üretim uygulamaları dolduruyor. Örneğin WeChat ile sadece mesajlaşmıyor; metro kartı alabiliyor, uçak bileti satın alabiliyor, restoranda yüz tanıma ile hesap ödeyebiliyor ve Instagram'daki gibi hikaye veya post paylaşabiliyorsunuz. Ödeme sistemleri Çin vatandaşlık numaranız ile eşlendiğinden, turistler maalesef henüz bu uygulama ile ödeme yapamıyor. Bir diğer platform DiDi de, Beijing'de üretilmiş bir UBER.
Çinliler'in ilginç alışkanlıkları:

  • Efendim tabii ki en ilginç alışkanlıkları: yemek. Türkiye ve Dünya'nın pek çok ülkesinde Çin yemeği adı altında yediğimiz güzel noodle, dumpling, soya soslu teriyakili tavuklar Kantonez mutfağa ait. Kanton'un doğduğu Guanghzou dışında yiyeceğiniz Çin mutfağında görsellik, lezzet gibi beklentilerdense 1.4 milyar insanın doyması temel alınmış. Bol bol sakatat, tavuk ayağı, kafası yiyorlar. Çoğu yiyecek buharda az pişmiş ve tuzsuz olarak servis ediliyor. Soya, yumurta, mısır/susam yağları bolca kullanılıyor. Özellikle Şangay'da tüm hamur işleri bol şekerli olarak hazırlanıyor. Kısacası; eğer yolunuz Şangay'a düşecekse yanınıza bol miktarda konserve alın!
  • Her yemeğin üstüne muhakkak sıcak su içiliyor. Hatta insanlar yanlarında termos ile sıcak su taşıyorlar. Sıcak suyun sindirime ve toksinlerin atılmasına iyi geleceğine inanılıyor. O kadar börtü böceğin toksini nereye gidecekse...
  • Yere tükürmek, hönkürmek serbest! Bu alışkanlık maalesef bizim ülkemizde de söz konusu, ancak bu davranışta bulunanlar hakir görülürler. Çin'de ise çıtı pıtı bir hanımkızımızın 'böhhkkrrğğğ-puuu' diye sesli bir şekilde boğazını temizleyip yere tükürdüğüne şahit olabilirsiniz, çok doğal. Eve dönünce de ayakkabılarınızı yakarsınız artık...
  • Sabah Tai-Chi'si ise benim hep yapmak isteyip, bir türlü denk gelemediğim bir uyanma egzersizleri. Parklarda bahçelerde geriniyorlar, çakraları açıp dolaşıyorlar efendim, oh!
  • Pazarlık. Taksicisinden tut çaycısına kadar her yerde pazarlık etmek gerekiyor. Pazaryerlerinde fiyatlar 1500 RMB'den 150 RMB'ye 5 dakika içinde inebiliyor.
  • Turistseniz ünlüsünüz. İnsanlar koşup sizinle fotoğraflar çekiyorlar!


Şangay'da Gezip-Görülecek Yerler:

"Yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüklerini anlat." deseniz de, aç kaldığım için zaten sadece bunları anlatabiliyorum merak etmeyiniz değerli okuyucularım. Şöyle bir gördüğüm yerlerin üstünden geçeyim:

1 - The Bund & Şangay Gökdelenleri Manzarası

Buraya gece gideceksin canımın içi. Işık oyunları öyle güzel bir görsellik yaratıyor ki...  Bund, İngiliz kolonisi zamanında yapılmış Barok mimari dokuda binaların olduğu bir hat. İlk HSBC burada açılmış. Şu anda da yine bazı bankalar ve lüks oteller konumlanmış. 

Image result for the bund

Bund'a ver sırtını, çık köprüye... Al sana Şangay Instagram manzarası! Karşında duran Şangay TV Kulesi, Şangay Kulesi (şimdilik dünyanın en yüksek 2. kulesi) ve Kapak Açacağı kule. Evet, kapak açacağı... Bu yüksek binayı yaparken, en tepeyi 'koruyucu Tanrılar rahat rahat geçiversin' diye boş bırakmışlar. Gerçekten enteresan.

Image result for shanghai landscape


2- Yuyuan Garden & Çin Pazarı 

Maalesef ki Şangay'daki tek güzel bahçeyi gezemedik. Çin deyince aklımıza gelen o tipik bahçelerden biri olan Yu Garden, 2020'ye kadar restorasyonda imiş. Ama büyüleyici. Yine girişteki koridor hattı, kötü Tanrılar geçemesin diye köşeli yapılmış. Eh, burayı gezemeyince biz de geçtik pazara; bol bol çay, inci ve hediyelik aldık. Hediyelik eşya için birebir burası. Pazarlık etmeyi unutmayın!

Image result for yu garden bazaar

3- Fake Market

"Lady, Chanel? Saint Laurent? Come..." diye kolunuza yapışacaklar. Şöyle bir bakayım deyip, 3 saat içeride kalacaksınız. Böyle bir pazarlık anlayışı olamaz yahu. Bizdeki Kapalı Çarşı gibi, fiyatları satıcıyla ilişkin belirliyor. Sen 100 diyorsun satıcı hala 300'de mi? Terk et dükkanı, bak seni koridorda nasıl yakalayıp "Okey, give me the money" diyor.  Hiçbir şey almayacak da olsan, sadece bu deneyim için bile gidilir.

Image result for fake market shanghai

4 - People's Square


Bir Cumartesi günü "Burası da öyle güzel, sıradan bir meydan işte." derken, şemsiyesi önünde yüzlerce insan sizi karşılıyor. Bu insanlar ne yapıyor olabilir?


Image result for people's square shanghai umbrella

Esra Erol, Zuhal Topal, koş bacım size yeni fikir! Şangay'da erkek nüfusu kadın nüfusundan oldukça fazla. Bu insanlar da oğullarına eş arayan ebeveynler. Kağıtlarda tüm özgeçmiş bilgileri, adayları bekliyorlar. Bize de pek pas vermediler, işlerini ciddiye alıyorlar.

5 - Disneyland Shanghai


Yorumsuz, destansı bir eğlence. Haftasonları kalabalık, ama her saniyesine değiyor. Akşam olan havai fişek gösterisini kaçırmayın!

Image result for disneyland shanghai fireworks

Evet efendim, aç biilaç ama bir o kadar da keyifli geçen 1 haftalık maceramızın özetini benden dinlediniz. Bu dev ekonomi, kocaman kalabalık ülke anlat anlat bitmez. Bir şehri dahi öyle. Bir sorunuz, merak ettikleriniz olursa yorumlara bırakınız, zevkle yanıtlarım. Doğu'dan yükselen bir güneş var, bu kadarını görmek bile yetti doğrusu!

Sevgiler!

19 Eylül 2019 Perşembe

Ketçap, Mayonez ve Konnektom

Kızarmış patatesinizi ketçap veya mayoneze batırırken, karar mercii gerçekten o anki istekleriniz mi? Bu kararı kendiniz verdiğinize emin misiniz? 

Muhtemelen, otomatikleşmiş bir şekilde iki sostan birine gitti eliniz. Düşünmediniz bile, ya da düşündüğünüzü zannettiniz.


'Olur mu öyle şey canım?", "Yani o an canım neyi çektiyse ona banmışımdır." dediğinizi duyar gibiyim. Ama hiç merak ettiniz mi, hayatta ufak da olsa büyük de olsa kararlarımızı nasıl alıyoruz?

Gelin buyrun bir bakalım:

Efendim, beynimiz 20 Watt'lık bir ampul gücü ile çalışan bir elektrik devresinden ibaret. Tabii, bu devrede ilahi transistörler ve dirençler mevcut. Ancak benim aklım oralara ermediğinden, basitçe anladığım şekilde size izah etmeye çalışayım.



Karar verme hadisesi, frontal lobumuzda gerçekleşiyor. Burası ampulun yandığı nokta diyebiliriz. Fakat, ampulü yakmak için sevgili sinyalimizin (sos kararı sinyali) geçeceği iki alternatif var önünde: mayonez ve ketçap seçenekleri. Bu seçenekleri temsilen, iki farklı hatta bulunan, sinir hücrelerimizin ağlarının oluşturduğu "dirençler" var. Yani biri mayonez, biri de ketçap direnci diye düşünebiliriz. (Damak tadı geniş arkadaşlarımız barbekü ya da ranch sos da ilave ederek olayı daha komplike hale getirmekte serbesttir.)

Koskoca elektrik ve elektronik bilimlerinin üzerinden kurulduğu meşhur Ohm Kanunu'nu sizlere hatırlatmaktan gurur duyarım:

V = I x R

Yani işin Türkçesi akım, direncin az olduğu hattı tercih eder. Bunun da sebebi daha az enerji harcayacak olmasıdır. (Kirschoff, tamam sana da credit veririz. Bir sonraki yazıyı bekle.)

"Yahu kardeşim sen ne anlatıyorsun?" diyenler, şimdi işin en önemli kısmına geldik: Hangi sos seçeneğinin direnci daha yüksek?

Sen daha evvel hangisini daha çok tercih ettiysen, o sosun direnci daha düşüktür. Örneğin, hayatın boyunca tüm kalorilerine rağmen mayonezi tercih ettiysen, her bir mayonez tercih anın birbirine paralel bağlanarak sos tercihi direncini düşürür. Hiç tercih edilmeyen, şans verilmemiş ketçap ise orada öylece "atıl seçenek" olarak kalır. Buna neuroplasticity diyorlar. Bir düşünceyi ve eylemi ne kadar çok tekrarlarsak, o nedenle alışkanlığımız haline geliyor. Çünkü her seferinde daha az enerji harcıyor ve öğrenme sürecini tamamladıktan sonra tabir caizse robotlaşıyoruz.

Beynimizin gelişmeye başladığı ilk anlardan ölünceye dek (hatta bazı kaynaklara göre öldükten de sonra) zihnimizde karar vermeye ve yeni yollar yaratmaya devam ediyoruz. Anılarımızın, tercihlerimizin, öğrendiklerimizin oluşturduğu tüm bu yollar da akademik dünyada connectome olarak anılıyor. Bebekliğimizden ergenliğe dek gelişmekte olan, adeta plastik olan bu sistem biz büyüdükçe kendini öğrenmeye kapatıyor.

Günün sonunda, iyi bir haberim de var. Bu sistem kendini biz yaşlandıkça yavaşlatıyor olabilir, ancak alışkanlıklarımızı tersine çevirmemiz mümkün. Tek yapmamız gereken şey, bunun farkına varmak ve daha fazla enerji harcayarak, çaba sarf ederek beynimizde yeni ketçap yolları oluşturmak. Yeni şeyleri denemek, tekrar denemek ve tekrar...



Bu işleyişin farkına vardıktan sonra, insan ve dünya düzenine biraz daha bilimsel bir temelde anlam getirebildim. İnsanların kötü olduğunu bile bile alışkanlıklarından vazgeçememeleri, bazen çabalamak yerine kaçmayı tercih etmeleri, diyeti sürekli bozmaları... Hepsi zihinlerini "yormama" çabasından. Belki de asıl fark etmemiz gereken, bu otomatikleşmişliğin bizi yaşamın kendisinden kopardığıdır. Belki de bazen zor da olsa, tüm zorluklarına rağmen yaşamayı tercih etmemiz gerekmektedir.

Peki, şimdi yeniden sormak isterim: 

Hangi sosu seçtiğinize gerçekten kendiniz mi karar verdiniz? 


7 Nisan 2019 Pazar

Taze!
Yeşil!
Bahar!

Blogumun ismini seçerken son kelimeyi limon olarak seçmiştim. Ekşi, sert kabuklu bir meyve olmasına rağmen ne de güzel yakışıyor her şeye diye, pek severim. Akşamüstü çayını mutlaka limonlu içerim, sodamı da öyle. Kebaptan pilava, pek çok yemeğe de sıkarım. Hatta ve hatta kek yaparken, bir fiske limon suyu mutlaka koyarım. Deyiş vardır ya "keyfimize limon sıktın" diye, hiç sevmem. Ne güzel, uyandırdı sizi demek ki bu limon ekşilikle, yeni, taptaze bir fikirle belki! Kaçıyoruz hemen yeniliklerden, değişimden. Kaçmayalım!



Ben hayatım boyunca yenilikten kaçmanın tam aksi yönde oldum. Mühendislik okudum, ama arkeolojik kazılara da katıldım. İlk iş deneyimim sigorta sektöründe oldu -fiziki elektrik sigortası değil, bildiğiniz hayat sigortası... Gitar da çaldım, dans da ettim, yoga da yaptım... "Bir alanda uzmanlaşma" fikrini hayatta başaranlara hep saygı duydum, ama hep çok yönlülükten yanaydım. Böyle olmaya da devam edeceğim gibi görünüyor.

Geçmiş deneyimlerimiz bugün kim olduğumuzu belirliyor. Bazen o kadar emin bir önsezi ile yaklaşıyoruz ki hadiselere, kendinden eminliğimize bizler bile şaşırıyoruz. Çünkü öğreniyoruz ve öğretmeli, öğrenmeliyiz. Hayat milyonlarca farklı yoldan oluşan bir yolculuksa eğer, bizim seçtiğimiz yollardan geçmeyenlere kendi yolculuğumuzu anlatmak, geçmediğimiz yollardan geçenlerden birbirinden güzel yol hikayeleri dinlemek konusunda iştahımızı hep açık tutmalı, iştahımız kaçtığı noktada limonu sıkıp lezzetli bir kıvama getirmeliyiz öykümüzü.  


Eski yazılarıma şöyle bir göz attım, her bahar içim kıpırdanmış, daha çok üretmişim. Ben hep baharda çiçeklenen yolları seçmişim anlatmak için. Ya sen? Sen hangi yolları seçtin, hangi yokuşlarda tıkandın, hangi virajları alamadın, hangi orman yolunda tek başına ıssızlıkta kaldın? Keşfetmeye, öğrenmeye açık olmak için neleri taşıdın yanında, fazlalıklarından kurtuldun mu, yoksa hala taşıyor musun ağırlıklarını?

Hadi hepsini anlat ve bu bahar hiç gitmediğin yollardan geç. Göreceksin, merakın da iştahın da kabaracak gün geçtikçe. Korkacaksın iliklerine kadar, ama anlayacaksın ki bilmediklerini keşfettiğin her an azalacak korkun. Dönüşecek yeni umutlara, heyecanlara...

Güzel bir bahar, kıpır kıpır yeni heyecanlar diliyorum!



"You can cut all the flowers, but you cannot keep spring from coming!"
-Pablo Neruda