22 Aralık 2012 Cumartesi

Yeşil Günler #1

Hayalperest bir insanım. Gerçek olması imkansız düşlerin de peşindeyim, mümkünatı olanların da... Anlatacağım, biraz mümkünatı olan bir hayalimdi. Hayalimdi, çünkü gerçek oldu ne mutlu bana ki!

2011 yılının kış aylarında, çok sık hastalanırdım. Okuluma henüz alışamamıştım zaten, hem de hazırlık okuyordum. Hiç gerek yoktu gitmeme okula, ben de evde oturuyordum. Geç kalkıyordum, annemle öğlen yemeğine denk gelecek bir kahvaltı ediyorduk. Ardından boş oturmak yerine, 'bir şeyler üretme dürtüsü' ile harekete geçip çeşitli yemekler yapıyordum (Bkz. : http://tazeyesillimon.blogspot.com/2012/01/emine-beder-olmak-uzerine.html ) .
Yazımda da bahsettiğim gibi, Oktay Usta izleyerek kendimi mutfağa atıyordum. Her izlediğimde yeni bir tarifi deniyor ve yaptıklarımı aileme sunuyordum. Beğendiklerini ifade ettiklerinde havalara uçuyor, daha fazla üretmek ve daha güzelleştirmek istiyordum yaptıklarımı. Hatta annem bir kere 'Yahu Begüm, keşke Oktay Usta'nın yanında sen de yemek yapsan, ona yardımcı olsan, çok seviyorsun baksana.' demişti bana. Ben de 'Ay evet evet ne güzel olurdu!' diye heyecanlanmıştım. 

Birileri bizi duymuş olacak ki, önümüzdeki aylarda bir duyuru oldu Yeşil Elma'da: Oktay Usta Çırağını Arıyor! 

Haydi biz de bir video çekelim, gönderelim dedik annemle. Kendimi tanıttım ve ardından enginar yapmaya koyuldum videoda. 10 dakikaya kısalttıktan sonra da gönderdik bir CD içinde Samanyolu TV'ye. Aradan 1 ay geçti ve bir gün okuldayken telefonum çaldı, arayan annemdi: 'Begüm, Yeşil Elma'dan aradılar, seçilmişsin!'. O an yaşadığım mutluluğu hiç unutmayacağım. 150 başvuru arasından, 15 çırak adayı seçmişler ve biri de benmişim! 
İlerleyen günlerde yapımcı Filiz Abla yeniden aradı: 'Begüm, uygunsan haftaya programa bekliyoruz.'. Uygun olmasam bile uygun olacaktım tabii, hiç düşünmeden müsait olduğumu söyledim. Bu aralıkta sevgili okulumdaki değerli hocalarıma durumu bildirdim, inanmadılar bile. Neyse, izinleri halettim ve 17 Aralık Pazartesi sabahı Samanyolu TV'deydim. Kapıda beni Burcu Abla karşıladı, ve stüdyonun kapısını aralarken 'Mutfağımıza hoşgeldiniiz...' dedi. İçeride beni yapımcımız Filiz Abla, Gülsüm Abla ve elbette Oktay Usta bekliyordu. Herkesle tanıştıktan sonra, ilerleyen günlerde uğramaya vakit dahi bulamayacağım makyaj odasına gittik annemle. İçeride o günkü değerli konuğumuz Tuluhan Tekelioğlu vardı. Ben çekingen çekingen bandanamı kafama bağlarken 'Bugün mutfakta beraber miyiz?' diye sordu bana. Biraz konuştuktan sonra stüdyoya çıktık, yayına 20 dakika kalmıştı. Kalbim hızla çarpıyordu. 

Son 3... ve yayındaydık.
Oktay Usta her zamanki gibi enerjik bir şekilde programı açtı ve annemle beni yanına davet etti. 
'Hoşgeldin Begüüm, heyecanlı mısın evladım?' 
'Hem de çook!'

Annem beni teslim etti ve ardından beni izlemek üzere kamera arkasına geçti. Usta konuğumuzu da davet etti ve program başladı. Program boyunca o kadar eğlendim ki, anlatamam. Konuğumuz Tuluhan Hanım'ın ben hamur yoğururken beni engelleyen saçlarımı örmesinden tutun da kamera karşısındaki ilk günümü rahat geçirmemi sağlayarak benimle tatlı tatlı sohbet edişini hiç unutmayacağım. Buradan tekrar teşekkür ediyorum :)

17-21 Aralık tarihleri arasında kamera karşısında geçirdiğim 10 saatin her dakikası birbirinden keyifliydi. Kameraları bir kenara bırakın, Oktay Usta'yla pişirdiğimiz yemeklerin tadını, beni bıyık altından yönlendirmelerini, beni güldürmelerini, Filiz Ablam'la pazara gidişimizi, kardan dolayı stüdyoda mahzur kalışımızı, Burcu Abla ve Gülsüm Abla'nın bana ara ara gülümseyip moral verişlerini, Saliha Abla'nın el çabukluğuyla bize rahat bir mutfak ortamı hazırlayışını... En önemlisi ustamın bana 'Begüm, evladım!' diye seslenişini asla unutmayacağım! 

Çook büyük bir deneyimdi benim için, bütün ekibe kalbimden teşekkür ediyorum!
Çıraklığa şimdilik mola verdim, ama devamı gelecek...
Sevgiler! :)







7 Aralık 2012 Cuma

Çağın dışında ve yapayalnız kalmak

Yakınmayı sevmiyorum ve her bir mızıkan yazının ardından kendimi pişman hissedip, yazıyı siliyorum. Ama eğer hayatımın mızıkçı bir dönemindeysem buna kim karışabilir ki? İçimi dökmek, şurada bunu belki okuyacak olan insanlarla paylaşmak istiyorum. Kim karışır?
Karışan var. Allah kahretsin şu sosyal medyayı... Her şey bir kısıtlama içinde. Seversin sevdiğini söyleyemezsin, şairlerden alıntı yapamazsın, yağmur yağar bundan bahsedemezsin, bayram olur iyi bayram dileklerini sunamazsın, doğal afet olur üzüntünü dile getiremezsin, binlerce şehit ölür teröre lanet edemezsin... Bunlar suç, bunlar cool olmayan, havalı olmayan şeyler çünkü.
Hayır herkes aşırı havalı 18-25 yaş arasında oldukları için. Hayatın bütün sırrını çözmüş ve olgunlaşmış. Yüce fikirlerine ihtiyacımız var, çünkü kendisi çok 'çözüm odaklı' ya hani... Ancak konuşur, 'şunu yapma, bunu yapma' der, ama 'şunu şöyle yaparsan bak daha güzel olur, tecrübemle sabit' deme yetisine sahip mi, bir sormak lazım. Varsa, amenna bütün önerilerini dikkate alırım, ama laf kalabalığı yapıp dikkati üstüne çekmeye çalışan, bütün sürüyü de peşinde toplayan biriyse, maalesef ki yalnızca ben üzülüyorum.
Diyeceksiniz ki, üzülme neden takıyorsun bu kadar?
Söyleyeyim: yalnız kalıyorum. 18 yaşında, yapayalnız kalıyorum. Çünkü ne kimsenin ne yapıp ettiğine kadar karışacak özgürlüğü kendimde görüp havalı bir izlenim çiziyorum, ne de etrafımda benim bir lafımla pervane olacak insanlar var. Bir lafla pervane olan insanlar... Evet, inanamıyorum. Bu nedenle de olan bana oluyor, paylaşamıyorum. Paylaştıkça çoğaldığı gibi, paylaşamadıkça tükeniyor bazı şeyler. Sevgim tükeniyor, şevkim tükeniyor konuşmaya ve üretmeye karşı. Kime üretiyorsun? Neye üretiyorsun? Allah aşkına...
Yalnızlık zor... Diyorsun ki, arkadaşlarım var çok şükür. Birini arıyorsun, meşgul oluyor. Diğerine soruyorsun sınavı oluyor... Sonra bir an geliyor, diyorsun ki 'tamam ya artık, hiçbir şey sormuyorum kimseye'. Çünkü sen sordukça, cevabı ağızlardan cımbızla alıyorsun. Bir de ek olarak, sana kimse bir şey soruyor mu, onu düşünüyorsun. Soranlara ve soracağına emin olduğun kişilere şükrediyor, en azından rahat bir nefes alıyorsun.
Ecem demişti ki 'Yok abi, mucize bekleme öyle. Kimse senin ne hissettiğini bilip de, onu anlayıp da, sana şefkat dolu sözlerle sarılamaz.' Çok doğru. Yok yani böyle bir çağ. En büyük ihtiyacım olan şefkati görebileceğim bir çağda yaşamıyorum. Birini seviyorum mesela, tam karar veriyorum her şeyimi paylaşmaya, hoop takıntılı olmakla suçlanıyorum. Birine değer veriyor olmak, onunla ilgileniyor olmak, duygularını paylaşmak anormal kabul edildiği için bu çağda... Anlayamıyor çocuk tabii ne yapsın zavallım. Ancak ondan ona ondan ona kararsızca koşsun işte... Belki de hiç umursamayıp, kötü kız tabiriyle süründürsek karşımızdakini, hoşuna gidecek 'işte benim aradığım kız' diyecek. Çünkü iletişim kurmak çok ayıp çağımızda. Karşılıklı iki kaliteli sohbet etmek, çok büyük ayıp, çok büyük kayıp. Allah aşkına,