15 Kasım 2011 Salı

Sürpriz

Sabah ayazı... Kilisenin vitray kubbesine iri yağmur damlaları düşüyordu. Güz, bu sene çok çabuk gelmişti. Genç adam, her hafta sonunu burada, Tanrı'nın huzurunda geçirirdi. Annesi ve sekiz mongol kardeşiyle, geniş bir evde yaşıyorlardı. Evleri, şehre uzak sayılmazdı. Babasının uğramadığı yer... Annesinin gözlerine her baktığında korkuyu, acıyı ve kederi hissederdi; ama hiçbir zaman onun pes ettiğini görmemişti.

Siyah kabanını üstüne geçirdi. Siyahı sevmezdi; ama asaletinden asla vazgeçemezdi. Bu renk, bütün fukaralığını, soylu bir görünüşe çevirirdi. Düşünüyordu, kafasına kaşe şapkasını geçirirken, 'Bir yol var mı?'

Peder'le tokalaştı ve dışarıya adımını attı. O nasıl bir yağmurdu öyle... Sanki bütün nehirler, gökyüzünden güzeller güzeli Bonn'a akıyordu. Kasvetli de değildi bu, rahatlatıyordu. İnsanı, düşündürüyordu.

Kafası öne eğik, yürümeye koyuldu. Bir erkeğe göre epey uzun olan saçlarını ıslanmaktan kurtaramadı. Umursamadı, rahatlıyordu. Düşünüyordu. Eğer su olmasaydı...

Meyve ve sebze tezgahlarının önünde durdu. Portakallar, yeşilin her tonundan sebzeler, sanki yağmurla can bulmuş gibiydi. Rengarenk, taptaze... Ev için ne gerekiyorsa aldı, nasılsa parasını kazanıyordu. Düşünmesi gereken on insan vardı. Babasına da şarap parası kazanması... Peki bu insanlardan en çok hangisine değer veriyordu? Kendisine mi yoksa? Olması gereken neydi? Şefkati ve merhameti, kendine verdiği değerin önüne geçebilir miydi?

Bir yol var mıydı?

Sıkılıyor, bunalıyordu. Annesini düşündü. Yılmaz, bitmek tükenmez kuvvetiyle evin direği olan annesi...

'Portakal alabilir miyim?' diye sordu, karşısında duran yaşlı adama, 'Şu kasayı istiyorum.'

***

Eve girdi. Annesi elindeki yükü hemen aldı ve evin kapısının hemen yanındaki tezgaha koydu. Her günkü inilti ve ağlamaların yerini, bu akşam derin bir sessizlik almıştı. Bütün kardeşleri, bekliyordu. Babaları evdeydi. Bu akşam, sürpriz vardı.

'Hoşgeldin...' dedi annesi.

Bu kadının gözlerini gülerken görebildiğinde... İşte bunu hissettiğinde... Bütün dünyalar onun oluyordu. Annesine sarıldı, sırtını okşadı.

'Nasılsın?' diye sordu.

'Bugün baban geldi. Senden ufak bir şey istiyor.'

Bunun ne olduğunu biliyordu. Henüz 16sındaydı; ama her şeyin farkındaydı. Eğer karşı çıkarsa, bir suçlu gibi dayak yiyecekti.

'Tamam anne. Anlıyorum. Yapacağım.' diye mırıldandı. Ama ya hata yaparsa... Artık eskisi gibi değildi, yapmayacaktı. Sonuna kadar mükemmelliği yakalamıştı. Babasına mahçup olmayacaktı.

10 Kasım 2011 Perşembe

Yalnızlık Sonesi

'Bir insanla ortak noktan varsa, onlara ya hayran olursun, ya kıskanırsın, ya da dost olursun.'

Jason Mraz...
Onu ne kadar sevdiğimi kelimelerle anlatamam. O kadar ayrı bir sevgi ki ona duyduğum, samimi, içten... Sanki kuzenim, abim gibi... O yanımda olsun, o kadar isterdim ki.

Derin duygusallıklar yaşadığımda birini bulamadığım için yanımda, ona çok ihtiyacım varmış gibi hissediyorum. 'Şifacı' diyor ya kendine, kimseyi kandırmayayım, şifayı onda buluyorum.

Yanımda kimse olamıyor bazen, sanırım birilerine ihtiyacım var.

Gerçek dostluklara, destek veren güzel kalplere, biraz sevgiye...

Yani aile dışında kimseye güvenmeyen bana, her daim yanımda olacak insanlar gerekiyor.

Aklımda birkaç isim sayabiliyorum, ama sanki bana daha çok fotoğraf, daha çok kahkaha, daha çok telefon ve daha çok kucaklaşma gerekiyor.

Soğuk mu görünüyorum sizlere?