5 Ocak 2014 Pazar

2014


Yeni yıldan dileğim nedir, bir düşüneyim.

O kadar fazla birikmiş dileğim var ki, gerçekleşmediği halde tekrarladığım, yeni bir dilek bulamıyorum 2014 için.
Şöyle bir kafamızı temizlesek de rahatlasak mesela. Hayal etsenize, kafanızın içindeki bütün sorunları, alakasız düşünceleri, kafa karışıklıklarını saçmışsınız yere, çöpe atıyorsunuz gereksiz her detayı. 
Böyle diyorum da, odamdaki çekmecelerden bile kaç sene öncesinden kalmış, ne işe yaradığı belli olmayan eşyalar çıkıyor. Asla da atmaya kıyamıyorum. 'Bu elbet bir gün işime yarar.' 
E peki, yarasaydı bu kadar uzun bir zaman zarfında zaten yaramaz mıydı? Niçin durup duruyor orda, doluluk yaratıyor, yeniye yer kalmıyor, tıkıştırmak zorunda kalıyorum? Düzgün saklayamadığım için yeni eşyalarım da çabuk eskiyor. Ne bileyim, 6 sene önce, çocuk yaşta çok sevdiğim ama şimdi üzerime olmayan bir kazağım, lise eteğim, absürd bir tükenmez (ama tükenmiş, belli) bir kalem... Nedir işlevleri? 
Sanki o kazağı atarsam, bütün çocukluğum bir anda yok olacakmış gibi mi geliyor nedir. Size de oluyor mu böyle?
Hayat da böyle bir şey değil mi? Belli bir kapasitesi olan, ama eskiyi içeride tuttukça bir türlü yeni fikirlere, objelere, insanlara, duygulara yer bulamadığımız bir küme. 
Neleri atmak lazım kafadan? Hiç öyle uzun bir keşfe çıkmadan, cesur ve radikal bir şekilde, tabir caizse çatır çutur, patır kütür bir şekilde, işe yaramayan, vadesi dolmuş, tükenmiş, insanı yoran fikirleri, sadece Facebook listesinde bulunup onun dışında bir iletişim kurulmayan insanları, yıl olmuş, arayıp sormayan eski arkadaşları, kalbini kıran eski sevgiliyi, çocukluğundan kalmış mükemmel bir balerin olma hayalini...
Hepsini at.
Odanı düzenle, düzenlerken de hayal et, bu fikirlerden kurtulduğunu. 
Hafiflemiş hissediyor musun?
Ben de öyle.

Hepimize sağlık, mutluluk ve şans dolu bir yıl diliyorum.



16 Temmuz 2013 Salı

Benim Hac'ım Barcınhöyük'tür

Her şey nasıl başladı?

2013 Bahar döneminin ortalarına doğru, kafamın içinde çılgın sorular vardı. 'Acaba sosyal bir bölümde okusam, mühendisliği bıraksam mutlu olur muyum?' 'Acaba okulu bıraksam mı?' 'Gastronomi mi okusam?' 'Hostes mi olsam?' falan filan... Sağolsun ilk dönem HUMS dersini almış olduğum dünya tatlısı hocamız Ivana Jevtic bu kafa karışıklığım konusunda imdadıma yetişti. 
'Hocam' dedim, 'ben ne yapsam? Arkeolojiye çocukluktan beri epey ilgim var, acaba geçiş mi yapsam?' Kendisi de, böyle bir kararı almadan evvel arkeologların çalışma ortamını görmemin sağlıklı olacağını belirterek Rana hocamızla görüştü ve kendisinin yönetimindeki bir kazıya gidebileceğimi söyledi. Böylelikle ben de geçtiğimiz hafta 4 günlüğüne bahsetmiş olduğum Yenişehir, Bursa'daki Barcınhöyük kazısına katıldım. (Ayrıntılı bilgi için: http://www.nit-istanbul.org/BarcinHoyukExcavationstr.html ) 

İddia ediyorum, en sıcakkanlı meslek grubu arkeologlar!

Kazı evimiz, kazı alanına 15 dakika mesafedeki Uludağ Üniversitesi Meslek Yüksekokulu, Hacı Halil Orhan Öğrenci Yurdu idi. Yurdun bir binası tamamen kazı ekibine tahsis edilmiş, her şey ona göre planlanmış durumdaydı. Her gün sabah 5'te ilk kahvaltımızı edip, 5.40'ta günün ilk ışığının eşliğinde kazı alanına servisle hareket ettik. 6'da işbaşı yaparak, 9.30'daki molada ikinci bir kahvaltı ve bitiminden 11.30'daki 15 dakikalık molaya kadar hummalı bir çalışma... 13.30'da da paydos vakti. Fakat bu nasıl bir enerji... Düşünün, etrafınızda dünya tatlısı birçok insan, son derece disiplinli bir şekilde tarihin derinliklerinden parçaları günyüzüne çıkarmak için çalışıyor. Hepsi de birbirinden güleryüzlü ve koordineler. İnsanın çalışmayı bırakası gelmiyor. Kazdıkça kazası, hiç durmayası geliyor!

Kazı evine dönüp yemeğimizi yedikten sonra 5'e kadar bir dinlenme molası ve ardından bir evvelki günün yıkanmış&kurutulmuş buluntularının gruplanıp, sınıflandırılması, etiketlenmesi, ve bilgisayara geçirilmesi... 7'de akşam yemeği ve ardından bahçede çay&kahve eşliğinde güzel bir muhabbet... Yok yok, tatile gitmedim ben, aman karışmasın. Bilime hizmet ettim, öyle geldim. Hem egosu küçük, kalbi büyük bu güzel insanlarla aynı ortamı paylaş; hem de alanda senin de çalışmana izin versinler. Yok canım! Rüya değildi değil mi? 

Geçmişin gerçekliği

Toprağın anlatacak çok öyküsü var, ben de ninni dinler gibi dinledim anlayacağınız. İlk buluntumu bulduğumdaki sevincimi tarif etmeye sanırım kelimeler yetmeyecek. 'Taş devri' kavramı önceleri kafamda sadece Fred Çakmaktaş ve Barney Moloztaş'ı anımsatırken, şimdi onların kullandığı çömleklere, taktıkları boncuklara, hayvanlarının kemiklerine dokunmuş olmak... Gerçekliğine inanmamı sağladı. O insan da senin, benim gibi... O olmasaydı, sen de olmayacaktın...

İşte böyle...

Benim Hac'ım da Barcınhöyük'tür. 

Bu imkanı bana tanıyan herkese, orada tanımış olduğum bütün güzel insanlara çok teşekkür ederim.Kocaman öpüyorum!

(Elime geçen fotoğrafları da yakında yükleyeceğim :) )

3 Haziran 2013 Pazartesi

Neler oluyor?


Ankara polisi, insanları daha rahat dövebilmek adına kasklarını boyamış. Çünkü kask numaralarıyla şikayet edebilme hakkı vardı halkın. Onu da ellerinden aldılar. 
Gözünü kaybeden oldu, kolları, bacakları kırılan... Boğazları sıkılan, saçları çekilen, oradan oraya sürüklenen...
Polis jipiyle ezilen yaşıtlarım... 
NELER OLUYOR? NASIL OLUYOR?
Bir tek kişi duymuyor: 'ağaç', 'aşırı uçlar', 'marjinal grup', 'aman muhalefetin işleri'...
ve en sonunda:
'Dur ben bir Fas'ta masaj yaptırayım geleyim.' 
Kör değil, sorun aktarım sorunu da değil, ama bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Gücün kendinde olduğunu, ondan korkmamızı istediğini...
Tıpkı küçükken oyun oynadığım mızıkçı arkadaşlarım gibi, özür dilemiyor. Ben de o arkadaşlarıma kızdığım gibi, duruma yine kızıyorum: YAHU SENDEN ÖZÜR MÜ BEKLEYECEĞİZ?
90lar gençliği olarak, apolitiğiz neredeyse genel olarak. Siyasete en yaklaştığımız anlar, arkadaşlarla konuşacak konu sıkıntısı çektiğimizde memleket meselelerini tartışıp, bir türlü çözüm bulamadığımız anlar.
İşte o anlar zihnimizi kurcalarken, ulusal bir stres atmaya döndü olay.

'Sağduyu' kelimesini duymaktan yoruldum artık. Tabii ki polisin bu aşırı şiddetine ve hatta gizlemeye çalıştığı lakin bizlerin bir şekilde ulaşabildiği şiddet öykü ve görüntülerine tepkimiz, şiddetle olmamalı. Tabii ki eylem yapılacaksa, eylem şiddet içermemeli. Ama zaten ortalıkta eylemcinin yarattığı bir şiddet yok. Eylemci ilk gün gitti, kitabını okudu, gitarını çaldı. Sen saldın polisini gaz sıktırdın üstlerine. Ülke ayağa kalktı, sokaklara döküldü. Dünyanın gözü hemen çıkar arayışlarıyla üstümüze döndü. Bu sağduyu çağrısını kime yapıyorsun sen? Zaten ortalık sakin, sen ortalığa -allahım yine meşhur kelimelerden- 'provakatörlerini' katmasan... 
Dünya duydu, sen duymadın be başbaş... Kulağı her milli bayramda hastacık olanlar bile duydu, ayol Sultan Süleyman duydu, bir sen duymadın! 
Neyse şekerim, sen bir masajını yaptır. Güzel bir dinlen... Biz de '3-5 çapulcu, 3-5 güne sen gelene kadar' artık ülkeyi mi taşırız, naparız bilmiyorum ama sakinleştiririz ortamı. Yeter ki senin istediğin olsun. Aa tabii ki vatandaşın görevi senin isteklerine itaat etmek, ne diyorsun...
Masumuz, sonuna kadar. 
Senin de bu olanlardan daha fazla çıkar sağlayıp da, olayı kendi seyrine çevirmene izin vermeyeceğiz. Rejim cumhuriyettir, demokrasidir. Sen zikretmesen de, bu rejimin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'tür. 
Ama canım, sana bir şey daha söyleyeyim, biz İran'a benzemeyiz.
'İran halkı buğday tarlası gibidir, rüzgar eser, eğilirler, yine dirilirler.
Biz Türklerse çınar ormanı gibiyizdir, rüzgarda ağaçların yaprakları dökülür, fakat köklerimiz baki kalır.'
 Diyeceğim o ki, diktatör dedik diye üzme kendini. Diktatör olabileceğin ortama sahip değilsin zaten. Burada inkar ettiğin demokrasi var, marjinal diye hitap edip ihya ettiğin bir %50 var sana oy vermeyen. Öyle kolay değil diktatör olabilmen. 

Özgürlüğümü geri ver, kezzaptan hayallerini bir kenara bırak başbaş.



14 Mayıs 2013 Salı

Yağmurla Gelen Ahşap Kokusu

Yağmurlu, kapalı bir gündü. Ama insanı uyandıran bir serinlik vardı, bir nem. Böyle havalarda sanki daha çok sevdiğim şarkılar var ve bu şarkıların içinde bolca mi minör var, tesadüf...
Böyle havalarda daha net duyulan notalar var, daha anlaşılır olan şarkılar. Dinleyin bakın, göreceksiniz. Belki çoktan gördünüz, ama yine de söyleyeyim dedim.
Her havanın kendine ait bir şarkısı var. Tıpkı her duygusal durumun bir şarkısının olduğu gibi... Örten ve birebir bir fonksiyon bu duygu-müzik eğrisi... Evet, ben bir mühendislik öğrencisiyim. Ama bunu buraya karıştırmayacağım.
Hele ki o ahşabın o mis kokusu yok mu... Beni benden alıyor, diyor ki 'İlkbahar geliyor, hazırlan.' biraz daha ısınıyor ve sonra yaz... Şıkır şıkır bir deniz ve şıpır şıpır ayaklarım suda...
Şarkılar dedik ya, iyi ki varlar. Uzun uzak yollara, bilinmedik duygusal maceralara yolculuk ediyoruz sayelerinde. Biz de birer şarkı oluyoruz, beste ve güfte ruhumuzun en derinlerine ait... Dinliyoruz, dinleniyoruz. Ah ne güzel, öylece geçip gidiyor.
Etrafta gülen yüzler dolaşıyor, el ele sevgililer... Kuşlar geliyor, cıvıl cıvıl ötüyor. Çiçekler güneşin bir 'ce-ee'sine kanıp kocaman açıyor, sonra bir yağmurda sırılsıklam...
Bahar da böyle gelip geçiyor. Aşk vakti, insanları seyre dalıyorum.

25 Mart 2013 Pazartesi

Bahar

Odaklanamıyorum. Yüzün geliyor aklıma, o pasaklı haki rengi hırkan... Gözlerimi ayıramadığım an, keşke gitmeseydin hiç oradan.
Tanımıyorum belki, bilmiyorum ama o kadar tanıyormuşum gibi ki... Yanımda durduğun, başını kaşıdığın an, keşke sana yardım edebilseydim, ortak olabilseydim derdine. Belki elimden bir şey gelirdi.
Düşünemiyorum. Seni görmeden ne yapacağım ben? Hiç öğrenemeden, ne yapıyorsun, nelerden zevk alırsın... Pasta sever misin, yoksa daha bir acı insanı mısın? Gözlerin gibi yeşil mi en sevdiğin renk? Turkuaz denizlere kaçmış, yosun parçaları gibi yalnız ve hüzünlü mü sevdiğin şarkılar? Kitabını düşürmüyorsun elinden, görüyorum. Seviyor musun öykülerde gezinmeyi, yoksa korkmayı mı iliklerine kadar?
Aşık olmayı mı... Aşık oluyor musun sen de hiç?
Arada, bazen... Resimlerde yanındaki kız mı her zaman seveceğin...
Adını bilmek isterdim. Baş harfin neydi öğrenmek. Ama fark etmez, sen her gün o merdivenlerden geç, sigaranı sar, kahveni yudumla, başını kaşı küçük bir çocuk gibi... Ama beni senden mahrum etme.
Sıkılma sakallarından, kirli ve güzeller.
O an keşke sana yardım edebilseydim, ama nereden bilebilirim, belki seviyorsun başının çaresine bakmayı sen de.. Yalnız olmayı...

Ah bir ismini bilseydim, ah seni bir daha görseydim.

Güzel bir bahar akşamı, çeneni... O köşeli çeneni...

Tanrım ne olursun aklıma mukayyet ol, ya da yarın da, öbür gün de onu hep karşıma çıkar. Fazla bir dileğim yok senden.




15 Şubat 2013 Cuma

Liberal Arts


Liberal Arts, kesinlikle izlediğim en tatlı, en mutluluk ve huzur verici romantik filmdi. İlk öpücük bile bu kadar şeker ve narin, öyle düşünün. Zamanı atlamak istemenin, genç olmayı sevmemenin ve kendini çağın dışında hissetmenin verdiği yalnızlığı alıp, çöpe atıyor Josh Radnor. Hem oyunculuğuyla, hem de o melül melül bakışlarıyla tahminim bütün kız arkadaşlarımı etkileyecektir kendisi. 

Sadece basit bir romantizm değil, derin ve anlamlı diyaloglar da insanın kendini sorgulamasını ve 'Yalnız değilim, yaşasın!' diye sevinç cümleleri kurmasını sağlıyor. Elizabeth Olsen gibi şirin bir kızcağız ile insan kendini özdeşleştiriyor, ne yalan söyleyeyim.

Bir daha bir daha izleyip, özellikle şu resmini hazırladığım sahnede içimin yağlarını eriten bu filmi, siz değerli okuyucularıma gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum efenim.

Bir de ufak bir spoiler veriyorum: Film istediğim gibi bitmiyor :)

22 Aralık 2012 Cumartesi

Yeşil Günler #1

Hayalperest bir insanım. Gerçek olması imkansız düşlerin de peşindeyim, mümkünatı olanların da... Anlatacağım, biraz mümkünatı olan bir hayalimdi. Hayalimdi, çünkü gerçek oldu ne mutlu bana ki!

2011 yılının kış aylarında, çok sık hastalanırdım. Okuluma henüz alışamamıştım zaten, hem de hazırlık okuyordum. Hiç gerek yoktu gitmeme okula, ben de evde oturuyordum. Geç kalkıyordum, annemle öğlen yemeğine denk gelecek bir kahvaltı ediyorduk. Ardından boş oturmak yerine, 'bir şeyler üretme dürtüsü' ile harekete geçip çeşitli yemekler yapıyordum (Bkz. : http://tazeyesillimon.blogspot.com/2012/01/emine-beder-olmak-uzerine.html ) .
Yazımda da bahsettiğim gibi, Oktay Usta izleyerek kendimi mutfağa atıyordum. Her izlediğimde yeni bir tarifi deniyor ve yaptıklarımı aileme sunuyordum. Beğendiklerini ifade ettiklerinde havalara uçuyor, daha fazla üretmek ve daha güzelleştirmek istiyordum yaptıklarımı. Hatta annem bir kere 'Yahu Begüm, keşke Oktay Usta'nın yanında sen de yemek yapsan, ona yardımcı olsan, çok seviyorsun baksana.' demişti bana. Ben de 'Ay evet evet ne güzel olurdu!' diye heyecanlanmıştım. 

Birileri bizi duymuş olacak ki, önümüzdeki aylarda bir duyuru oldu Yeşil Elma'da: Oktay Usta Çırağını Arıyor! 

Haydi biz de bir video çekelim, gönderelim dedik annemle. Kendimi tanıttım ve ardından enginar yapmaya koyuldum videoda. 10 dakikaya kısalttıktan sonra da gönderdik bir CD içinde Samanyolu TV'ye. Aradan 1 ay geçti ve bir gün okuldayken telefonum çaldı, arayan annemdi: 'Begüm, Yeşil Elma'dan aradılar, seçilmişsin!'. O an yaşadığım mutluluğu hiç unutmayacağım. 150 başvuru arasından, 15 çırak adayı seçmişler ve biri de benmişim! 
İlerleyen günlerde yapımcı Filiz Abla yeniden aradı: 'Begüm, uygunsan haftaya programa bekliyoruz.'. Uygun olmasam bile uygun olacaktım tabii, hiç düşünmeden müsait olduğumu söyledim. Bu aralıkta sevgili okulumdaki değerli hocalarıma durumu bildirdim, inanmadılar bile. Neyse, izinleri halettim ve 17 Aralık Pazartesi sabahı Samanyolu TV'deydim. Kapıda beni Burcu Abla karşıladı, ve stüdyonun kapısını aralarken 'Mutfağımıza hoşgeldiniiz...' dedi. İçeride beni yapımcımız Filiz Abla, Gülsüm Abla ve elbette Oktay Usta bekliyordu. Herkesle tanıştıktan sonra, ilerleyen günlerde uğramaya vakit dahi bulamayacağım makyaj odasına gittik annemle. İçeride o günkü değerli konuğumuz Tuluhan Tekelioğlu vardı. Ben çekingen çekingen bandanamı kafama bağlarken 'Bugün mutfakta beraber miyiz?' diye sordu bana. Biraz konuştuktan sonra stüdyoya çıktık, yayına 20 dakika kalmıştı. Kalbim hızla çarpıyordu. 

Son 3... ve yayındaydık.
Oktay Usta her zamanki gibi enerjik bir şekilde programı açtı ve annemle beni yanına davet etti. 
'Hoşgeldin Begüüm, heyecanlı mısın evladım?' 
'Hem de çook!'

Annem beni teslim etti ve ardından beni izlemek üzere kamera arkasına geçti. Usta konuğumuzu da davet etti ve program başladı. Program boyunca o kadar eğlendim ki, anlatamam. Konuğumuz Tuluhan Hanım'ın ben hamur yoğururken beni engelleyen saçlarımı örmesinden tutun da kamera karşısındaki ilk günümü rahat geçirmemi sağlayarak benimle tatlı tatlı sohbet edişini hiç unutmayacağım. Buradan tekrar teşekkür ediyorum :)

17-21 Aralık tarihleri arasında kamera karşısında geçirdiğim 10 saatin her dakikası birbirinden keyifliydi. Kameraları bir kenara bırakın, Oktay Usta'yla pişirdiğimiz yemeklerin tadını, beni bıyık altından yönlendirmelerini, beni güldürmelerini, Filiz Ablam'la pazara gidişimizi, kardan dolayı stüdyoda mahzur kalışımızı, Burcu Abla ve Gülsüm Abla'nın bana ara ara gülümseyip moral verişlerini, Saliha Abla'nın el çabukluğuyla bize rahat bir mutfak ortamı hazırlayışını... En önemlisi ustamın bana 'Begüm, evladım!' diye seslenişini asla unutmayacağım! 

Çook büyük bir deneyimdi benim için, bütün ekibe kalbimden teşekkür ediyorum!
Çıraklığa şimdilik mola verdim, ama devamı gelecek...
Sevgiler! :)